Spor Haberleri

Köşe Yazıları

2 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye'de Din ve Vicdan Hürriyeti ve Deniz Göktaş

Çok uzun zaman oldu yazı yazmayalı. Aslında artık herhangi bir konuda fikir beyan etmeye mecalim yoktu.

Deniz Göktaş'a yüklenenlerin çok fazla sayıda veriyi kasıtlı ya da kasıtsız es geçtiğini görünce birkaç kelam etme gereği duydum. Yazdıklarım kime ulaşır, kimi aydınlatır bilemem. Ama çok güldüğüm bir komedyenin çok güldüğüm bir gösterisini izledikten sonra sessiz kalmayı içime sindiremedim.

Öncelikle Deniz şakalarını elbette kişisel görüşlerinden damıtarak yapıyor. Hatta şakalarında hemen hemen her kesime lafını söylemekten geri durmuyor. Sekülerlere söylediği sözlerin muhteşem sosyolojik tespitler olduğunu düşünüyorum. Hatta bunlar 'modernlere' toz kondurmamak için çoğu solcunun, Kemalistin görmezden geldiği şeyler. 

Dolayısıyla bunlar sadece şaka değil, ayrıca birer fikir. Bunu da özgürce beyan etmesi onun anayasal hakkı. Bu noktada gelip tıkandığımız konu fikirlerin din hakkında olması. 

Deniz'in gösterisini izlediğimde çok güldüm. Kuran'la ilgili şakalarına da inançlı bir insan olarak sadece katılmama hakkımı kullanabilirim. Bunlar için en fazla "Evet çok komikti ama bunları tartışabiliriz." diyebilirim. Ancak hiç kimse böyle düşünüyor diye "dini değerleri aşağılamak" gibi bir etiketle yaftalanamaz. Çünkü bu da onun dini görüşüdür ve bir inançsız olarak inanç beyanıdır. Üstelik Deniz bu gösteride hiçbir dini kaide hakkında alaycı bir şey söylemiyor. Bir deistin dinler ve kitaplar hakkında sorabileceği soruları sormaktan ileri gitmiyor. Burada bence temel sorun birinin inançsızlığını ifade etmesi ki bundan neden korkulur anlamak zor. 

Aslında din konusunda oluşan bir karşıt algının nereden kaynaklandığının farkında olmamız gerekiyor. Burada herkesin bir öz eleştiri yapması çok önemli. Dindarların bu algının oluşmasındaki katkısını öncelikle değerlendirmeye almalıyız. Dindarların Kuran'la çelişen onlarca dini fikre, uygulamaya hiçbir tepki göstermediği bir ortamda genç kuşak önemli oranda dinden uzaklaşır. Genç kuşak, dinin altı yaşında bir çocukla evlenmeyi müsaade eden, insanlara zulmedenleri değil içki içenleri uyaran, başı açık şarkı söyleyen kadını kırbaçlatan, insanların yediğiyle uğraşan, giydiğine bakan bir baskı aracı olduğuna kanaat getirir. Hele hele hiç de okuyup araştırma, derinlemesine inceleme yapma ihtiyacı duymayan bir toplum için tüm yanlış uygulamalar da din olarak kabul edilir. İşte bu kabuller dindarın da dindar olmayanın da hatta dinsizlerin de ortak özelliği olma yolundadır.

İnsanların inançlı ya da inançsız olurken araştırıp çok iyi öğrenerek mi bu kararı verdiğini bilemem. Ancak dindarların Deniz Göktaş'a yönelik tepkilerine baktığımda şunu söyleyebilirim. İslam'a inanan insanlar inanç dünyalarını Kuran'ı özümseyerek oluşturuyorlarsa temel olarak tüm yargı merciinin Allah olduğunu biliyordur. Kuran'ın çağrısına uyup yolunu oraya çevirenler, birilerinin de bu çağrıya uymamayı seçmeye, takiye yapmak yerine bunu ifade etmeye hakkı olduğunu bilmelidir. 

Peki bu olmazsa ne olur? Toplumlar değişime gebedir. Bu değişimin yönünü de birilerinin kurduğu adaletsiz baskıcı sistem hiç de onların öngörmediği biçimde belirleyecektir. Değerler değişir. Toplumun hassasiyetleri değişir ve günün birinde bu adaletsiz sistemin kurucuları ve destekçileri o adaletsizliğin kurbanlarına dönüşür. 

Tarih bunun örnekleriyle dolu. O yüzden bugün bu ayrışmayı ortadan kaldıracak adımların atılması gerekiyor. Deniz'in şakalarına ve fikirlerine "Sana katılmıyorum. Durum aslında şudur." diyerek diyalog zeminini oluşturmaları, onu hedef gösterip soytarı ilan etmekten daha akıllıca bir yoldur. 

Diğer taraftan Türkiye dini şakanın yapılmadığı bir ülke mi, sorusunu da sormak gerek. Doğu Demirkol da Deniz kadar sevdiğim bir komedyen. Zaten kendi tarzı, cümlesi olan insanlara sahip çıkmamız gerekiyor. Doğu kendi ismini taşıyan dizide çokça dini espriye yer vermekte. Hatta son sezonun bir bölümünde bir "Sırat Köprüsü" şakası var. Doğu'nun dizideki babası Sırat köprüsü gidiş dönüş mü diye espri yapıyor. Doğu namazında niyazında bir kardeşimiz. Siyasete de pek bulaşmıyor ki bu da onun tercihi. Ancak bu şakayı Deniz yapsaydı şu anda sadece bu yüzden gözaltına alınmış olacaktı. Acaba diyorum, Deniz aynı zamanda bir iktidar karşıtı olduğu için mi hedefte? Dini değerler burada bir maske mi? 

Durum buysa bu yazının da tamamına yakını bir çöpten farksız olacaktır.

1 Kasım 2025 Cumartesi

DÜŞTÜM


Düş görüyorum sandım. Aslında düş görmüyormuşum. Halbuki ne kadar gerçekti az önce yem verdiğim kumrular.

 

Kumrular demişken seni hatırladım birden. Evet, hiç bizi kumrulara benzetmediler biliyorum. Belki de bunu istedim ben.

 

Aslında kumrulara benzememiz gerekmezdi. Birbirinden uzak iki kedinin birbirlerine miyavlaması gibi olsak da bana yeterdi. Asla bir araya gelmeyecek o iki tane kedi.

 

Onlardan bir tanesi olmayı yeğlerdim. Sen? Sen diye bir şey yok. Ben bu ömürde yapayalnız olmalıyım. Kendi kendime konuştuğuma göre bir “Sen” varsa dahi, olsa olsa o da “Ben“imdir.

 

Şimdi nereye akıyor acaba? Ne mi? Böyle çok saçma geliyor sana belki. Nereye akıyor derken acaba o dere nereye akıyor diye sormuştum.

 

Bazı dereler hiçbir yere akmayabilir. Hani o durgun sular var ya, hiçbir yere akıyor olamaz.

 

Akıyor olsalar üzerine koyduğum o tüy bir yerlere giderdi değil mi? Gitmiyor. Yıllardır koyduğum gibi duruyor. Ama o derelerin hep bir yerlere aktığı söyleniyor. Garip.

 

Onlardan bir tanesi değil mi o dere? Hiçbir yere akmıyor. Hiçbir yere gitmiyor. O derede her yıkandığında o hep aynı dere.

 

Aynı suda yıkanıyorsun. Ama işte aynı suda yıkanıyor olmak da bir yerde hijyen problemi. Doğru.

 

Hijyen problemi. Hijyen önemli. Evet.

 

Bir önceki hayatımda kumruydum belki. Bak yine konu değişti. Ben ara ara böyle konu değiştiririm.

 

Sen de bilirsin. Ya da hatırlarsın. Ya da asla hatırlamazsın.

 

Hatırlamak istemediğin bir anıyım belki. Bir anı bile değilim. Çünkü anı olsam ben hatırlardım.

 

Kendimi mi unuttum? Yok. Kendimi unutmuş olamam. Eğer kendimi unutsaydım şu anda burada belki var olamazdım.

 

Bak belki dedim. Yine bir şey bilmiyorum. Yine tereddüt.

 

Hep tereddüt ediyorum,  farkında mısın? İşte bu tereddüt bitirdi beni. Ama o dere bir yere akmalı. Belki dünyayı birazcık eğmek gerekiyor.

 

Ama bir dakika! Dünyanın düz olduğunu düşünmüyorum. Şimdi bir de ahmak muamelesi görmeyeyim. Ama olduğum yer düz.

 

O düzlüğü biraz eğebilirim belki. Bütün dünyayı eğmek istemem. Pek uğraşmak isteyeceğim bir şey değil.

 

Olduğum yeri azıcık eğsem belki o dere bir yere akar. Ama nereye eğeceğim de önemli. Şimdi denize doğru eğmek var, dağa doğru eğmek var.

 

Dağa doğru akarsa bir anlamı yok ki. Deniz nerede peki? Aa bir dakika bir pusula olacak bende. E pusula olsa ne olacak ki? Deniz kuzeyde mi, güneyde mi, doğuda mı, batıda mı ne bileyim ben.

 

İşte bilmeyince işler çok karışıyor be. Valla. Bilmek lazım.

 

Kendimi bilmiyorum. Ben şu anda bir düşte miyim? Yoksa düştüm mü? Ha, dizlerimdeki yaralar ondan o zaman.

 

Ben hep çocukluktan kaldı sanıyordum. Ama hâlâ kanıyor olmasına hep içten içe şüpheyle bakmışımdır. Çünkü hâlâ kanıyorsa yenidir.

 

Yani yeni bir düşme izidir bu. Ben ne zaman düştüm acaba? Az önce ayağım kaymıştı. Kafamı mı vurdum acaba? Yok, kafamda bir problem yok.

 

Sadece dizlerim acıyor. E o zaman dizlerimin üzerine düştüm. Yoksa diz mi çöktüm?

 

Yok, ben kimseye diz çökmem. Sana da diz çökmem. E kendime de diz çökmem.

 

E ben kime diz çöktüm? Diz çöktüm mü ya? Yok. İstem dışıdır o, düşmüşümdür evet. Evet, dizlerimin üzerine düştüğüm için çok şanslıyım.

 

Kafamın üzerine düşseydim hâlim berbattı. Hem de yalnız başıma şimdi. Uğraş dur.

 

Ne uğraşacağım ya? Kafamın üzerine düştüysem belki de ölmüşümdür. E öldüysem ben niye uğraşacağım? Peki öldüysem ben niye hâlâ buradayım? Evet, bunlar garip.

 

 

Evet. Nerede kalmıştık? Yok, hiçbir yerde kalmamıştık. Ben bir yerde kalmam.

 

Sadece evimde kalırım ben. Hep arkadaşlarım der yani,  burada kal. Bu saatte eve gitme.

 

Ben o saatte eve giderim. Belki o sırada düşmüşümdür. Evet evet düştüm. Ayrıca ne varmış saatte? Eve gitmenin saati mi olur?

 

Bir keresinde düşüp bileğimi çatlattım, hatırlıyorum. Bak gördün mü? Düş olsa hatırlamazdım. Bu gerçek o zaman.

 

Ben düştüm ve bileğimi çatlattım. Evet. E peki, az önce olan neydi? Biraz önce  bir ışık gördüm ben.

 

Gökyüzünde bir ışık hızlıca gidiyordu. Hani bilim insanları bakıyorlar ya hani bir tane varmış bir cisim, benim gördüğüm gibi hızlıca gidiyormuş. O muydu acaba? Yo, onu ben göremem ki buradan.

 

Ben buradan bakınca hiçbir şey göremiyorum zaten. O ışık neydi o zaman? Karşı evin ışığı mıydı? Karşıda ev yok ki. Karşıda ev var da ışığı yok.

 

Niye ışığı yok evin acaba? Gündüz insan vardı orada. Gece ışıkları mı söndürüyorlar? Niye? E ben de söndüreyim o zaman. Yok yok sonra düşerim.

 

Düşerim kafamı vururum. Ya da dizlerimin üzerine düşerim yine daha yaralar geçmeden. Yaralar geçmeden.

 

Bak yaralar geçmeden işte. Demek ki ben her gün düşüyorum dizlerimin üzerine. Halbuki geçen gün çocukluktan kalma dedim bir arkadaşıma. Nasıl da ısrarla iddia ettim. İddiayı o kazandı sanırım.

 

E peki niye kanıyor dedi. Ne bileyim ben? Kanıyor işte. Kanar.

 

Yara dediğin kanar. E bu kadar kanamaya ben niye kan kaybındır ölmedim? İşte bunlar hep tereddüt. Bunlar hep... Acaba? Acaba öldüm mü ben ya? Ölmüş olabilirim.

 

Çünkü yaşamadığım kesin. Elimizde tek seçenek ölüm. Ölüm.

 

Ama dur. Daha yaşamam lazım. Daha yaşamam lazım.

 

Daha çok düşeceğim dizlerimin üzerine. Daha çok acıyacak. E sonra ne olacak?

 

Aslında birazdan susmam gerekiyor.

 

Neredeyse on dakikadır konuşuyorum. On dakika. Dile kolay.

 

Kısacık bir ömürde on dakika. Boşa geçmiş bir zaman. Olsun.

 

Varsın böyle boşa geçsin. Bak gördün mü? Bu sayede dizlerimdeki yaraların taze olduğunu hatırladım. Hatırladım mı? Yok. Hiç hatırlamıyorum ben.

 

Hâlâ konuşuyorum. Ve ben konuştukça yaralarım kanamaya devam ediyor. Bak sen şu işe.

 

Çok saçma. Aşırı saçma. Büyük saçma.

 


6 Haziran 2021 Pazar

Canavar Bir Şov İkinci Bölüm (Kukla Gösterisi)


Canavar Bir Şov bir canavarın komedi dünyasına kabul edilme çabasını içerir. Canavar Bir Şov bir canavar şovudur.

 

16 Ekim 2020 Cuma

Netflix'te İzlenebilecek En İyi 13 Korku Filmi

Merhaba. Sizlere Halloween'ın eşiğine geldiğimiz şu günlerde dehşetle izlenebilecek en iyi13 korku filmini derledim. Netflix kataloğunda yer alan bu filmlerin korku düzeyi konusunda garanti veririm ancak yine de yorumlar doğal olarak kişiden kişiye değişecektir.

Netflix'te izlenebilecek diğer korku filmleriyle ilgili önerilerinizi yorum kısmına eklemek isterseniz bu paylaşımınızdan çok memnun olurum. Halloween işin bahanesi tabii :)



15 Mart 2020 Pazar

Corona Covid-19'un Bir Siyasi İdeolojisi Yok!

Tüm dünyayı derinden sarsan yeni bir salgınla boğuşuyoruz. Uzakların yakın olduğu günümüzde bir virüsün yayılma hızını da şaşkınlıkla izliyoruz. Saçma sapan ama yine de popüler akımların yayılma hızıyla hemen hemen aynı... Neyse, konumuz bu değil...

Hal bu kadar olağanüstü olunca önlemler de olağanüstü düzeyde oluyor.  Burada tek tek kişisel önlem önerilerinden bahsetmeyeceğim. Çünkü artık herkes yeteri kadar bilgi sahibi... Burada yapmak istediğim, salgına karşı en büyük önlem olan sosyal mesafelendirme uygulamaları hakkında bir iki kelam etmektir.

Sosyal mesafelendirme, karantinanın hafif şiddetlisidir aslında. Hasta bireylerin hastalığı yaymasını engellemek ve daha fazla sağlıklı insanın hastalanmasının önüne geçmek...

Bu konuda Türkiye hükümeti yetkililerinin hızlıca doğru adımlar attığını söyleyebilirim. Okulların kapatılması ve hastanelerdeki gereksiz hareketliliğin önüne geçilmesi  için yapılanlar iyi birer adımdı. Açıkçası bu konuda şeffaf bir anlayış içinde olmaları da ilk etapta hoşuma gitmişti.

Amma ve lakin...

AVM'ler hala açık. O meşhur zincir restoranlar da öyle... Fakat... Barlar, diskolar ve gece kulüpleri faaliyetlerini İçişleri Bakanlığı kararıyla geçici olarak durduracakmış. Neden sadece onlar?

Bu noktada zaten ülkede ya da dünyada ne olsa ilk etkilenen sektör olma özelliği taşıyan eğlence sektörü bundan da nasibini alacak. Şunu diyebilirsiniz. Koyun can, kasap et derdinde. Ama o kadar basit değil o iş. Buralarda çalışarak hayatını geçindiren insanlar var. Bir şirket çalışanı gibi evinde işine devam ederek maaşını almaya devam etme şansı yok. Siz bu insanları fakirleştirmiş olacaksınız. Bu da önemli bir sorun...

Barları kapatmak sizi korumaz. Barlardaki insanlardan daha fazlası AVM'lerde fink atacak. Daha fazla ortak kullanım alanı içinde, hasta bir birey daha fazla insanı enfekte edecek. Buna rağmen ilk önlem olarak içkili eğlence yerlerini kapatmak akla geliyor. İşte bu ilginç.

Kimse şunu sormuyor. Okul kapalı da cami niye açık? Tiyatro kapalı da AVM niye açık? Kıraathane, nargileci açık da benim köşede bira içtiğim bar niye kapalı?

Dahası yetkililer virüsün Avrupa'dan geldiğini altını çizerek söylerken bile ayrımcı tutum sergiliyorlar. Avrupa'dan geleni neredeyse zorla eve kapatırlarken, umreden gelenlere evde kalmalarını rica etmekle yetiniyorlar.

Avrupa'dan gelen ilk vaka, kendi yakın çevresini enfekte ettiğinde hasta sayısı aniden beşe yükselmişti. Umreden dönen hacılarla bu sayı önce altıya yükseldi ve sadece 24 saat içinde 18 kişi Corona virüsüyle tanışmış oldu. Bu şu demek oluyor. Umreden dönüş, Türkiye'deki Corona salgınının ivme kazandığı ilk nokta olacak. O zaman virüsün salgına dönüşmesi durumunda bunun umre kaynaklı olduğunu söyleyebilecekler mi? Umre dönüşü sorumsuzca eş dost ziyaretleri yapanlar hakkında yapılacak bir şey olmayacak mı?

Uzun lafın kısası; devlet bu sosyal mesafelendirme önlemlerini alırken, siyasal ideolojisinin etkisinde kalıyor olabilir; ama hanımlar, beyler... Corona Covid-19'un bir siyasi ideolojisi yok.



Güncelleme: 16 Mart 2020

Bugün itibariyle camilerde toplu ibadetlere ara verildi. Bu gece itibariyle de kafeler, nargile kafeler, kaplıcalar ve benzeri yerlerde kapalı olacak. Dolayısıyla yukarıdaki eleştirdiğim konuların büyük kısmı ortadan kalkmıştır.












3 Aralık 2019 Salı

Kaçkın Ruhlar Kıyameti

Nihayet, bir süredir üzerinde çalıştığım yeni öykü kitabım yayınevi sürecinde. Hatta son düzlüğe girmiş durumda...

On öyküden oluşuyor. Korku/gizem türünde bu çalışmamın adı da Kaçkın Ruhlar Kıyameti...

Şimdi gelin, bunun üzerine biraz laflayalım.

Kitapta yer alan öyküler, birbirinden bağımsız ama sanki bir yandan da bir bütünün parçası gibi duruyor. Bunun sebeplerinden biri öykülerdeki gerçek dışılığın aynı kaynaktan beslenmesi... Sınırsız kötülük... Yine kitapta yer alan üç öyküde gerçekte yaşanabilecek ama yine de tuhaf olaylar var. Buradaki kötülükse insanın sınırları dahilinde. Ayrıca hep bir 'haklı' gerekçeye sığınıyor. İnsanın kötülüğüne, cinnetine, psikopatlığına uydurduğu kılıflara uç örnekler veriyor.

Bu son bahsettiğim kategorinin dışında kalanlar da "sen bahane üretmeye devam et. Öyle bir gün yaklaşıyor ki o gün, kötü ruhların, kaçkın zebanilerin arkasına sığınmak isteyeceği herhangi bir bahanesi olmayacak. Çünkü onlar sadece öldürmek istiyor." mesajı iletiyor.

Bir cehennem kaçkını zebaninin yarattığı dehşet dolu kaostan, sır dolu geçmişlerin kanlı kargaşalarına; kurban ruhların intikamından, kayıp katil ruhların seyahatlerine... Bu öyküleri okudukça dehşete düşeceksiniz.

Korkunun hakimiyetinde incecik bir kitap olacak Kaçkın Ruhlar Kıyameti... Korkacaksınız. Olayların yaşandığı sıradan mekanlar, bizim de olağan endişelerimizin gerçeğe dönüştüğü dehşet anlar... Bu gerçek dışı öyküler, yaşandığı alanların gerçekliğiyle sizi ürpertmeyi başaracak.

Ama korkunun ecele faydası yok. Kaçkın ruhlar tüm dünyayı sardığında kaçacak hiçbir yerimiz olmayacak.

Kaçkın Ruhlar Kıyameti yakında Gece Kitaplığı etiketiyle tüm kitap satış sitelerinde olacak. 

24 Mayıs 2019 Cuma

Yazmazsa Ölecek Hastalığı

Bir süredir çok yoğunum. Bir yıldan fazladır diyebilirim. Müziğin hayatımdaki yeri azaldıkça yerine geçenlerin sayısı arttı. Biri altyazı işiydi. O hayatımı devam etmemi sağlayan ve diğer planlarımı finanse eden önemli bir yönüm.

Geçtiğimiz bir yıl içinde iki öykü kitabı çıkardım ama pek satmadılar. İnsanı yazmak konusunda motive eden şey yazdıklarını çok kişinin okuması mıdır? Yok. En azından benim için öyle değil. Radikal Blog zamanında blogdaki en çok okunan birkaç yazardan biriydim. Toplam okuyucum 2 milyona dayanmıştı. Blog dışındaki mecralarda hayranlarım kadar, düşmanlarım da boy göstermeye başlamıştı. Ajan olduğumu ima edenler, Radikal'in torpillisi olduğumu iddia edenler, sahte tıklanmalarla okuma sayısını yükselttiğim yalanını yayanlar... Öyle böyle değildi. Basit bir blog yazarı olarak bile bazı kötü niyetli insanlar güruhunun hedefine yerleşebiliyorsunuz. Bir gece ansızın gelip cezamı keseceğini söyleyenler bile vardı. Neyse...

Birden bire başlayıp birden bire popüler olmak... İlginç... Uzun bir süre Radikal'i internette takip edenlerin özellikle tanımak istediği birine dönüşmek... "Siz Doğanın Dengesi misiniz?" "Evet." "Severek takip ediyoruz."

Radikal kapanmadan çok önce blog yazarlığım sinir bozucu bir mahkeme süreci yüzünden bitiverdi. Süreci çok detaylı anlatmayacağım. Yazmaktan soğuduğum ve dahi pek çok şeyden koptuğum bir süreçti.

Blog yazarlığının bitişi, kendi blog sayfamın popülerliğini yitirişi, Avarel Evren adıyla yeniden çıkış yakalamaya çalışmam ama başaramam...

Şimdi ise yeniden var olmaya çalışıyorum. Yazacak çok şey var. Yeni öyküler kafamda şekilleniyor. İkinci üniversite olarak okuduğum Radyo- TV Programcılığı iyi gidiyor. Öğrenmeye, öğrendiğimi hayatımla ilişkilendirmeye sevdalıyım hâlâ. Sonra daha çok okuyorum. Okudukça da yazdıklarımın önemsizliği fikri kaplıyor yüreğimi. Diyorum ki Leguin gibi yaratamayacaksan, Sabahattin Ali gibi sözler edemeyeceksen, Yaşar Kemal gibi, Edgar gibi iz bırakamayacaksan  yazma. Elindeki kalemi yavaşça yere bırak ve ölümü bekle usulca.

Sonra bu umutsuzluğu sert bir şekilde bırakıyorum yere. Başlıyorum yazmaya. Gerçekçi olmak gerekirse ben başarılı bir yazar değilim. Katıldığım irili ufaklı öykü yarışmalarında görünmez oluşum, kitabımın yakın çevremde bile yayılmaması bir başarısızlık. Ama ben başarıya giden yolun olabildiğince çok başarısız olmaktan geçtiğini biliyorum. Hayatımda bugüne kadar yaşadığım mucizevi kırılmaların bu konuda da yaşanacağına inancım tam.

Her şeyden önce "yazmazsa ölecek" hastalığına yakalanmışım. Ölmemek için yazmaya devam.


23 Mayıs 2019 Perşembe

Seçim Kazanma Stratejisi ve Goebbels Anlayışının Çöküşü

17 yıllık sürecin son 10 yılını iktidar manipülasyoncu bir propaganda anlayışıyla geçirdi. Bu yol ne kadar başarılı oldu? Epeyce başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Yalan ve iftira üzerine yürütülen bu dönemde çok sayıda komik iddianameyle trajik sonuçlara neden olundu.

Almanya'da Nazi döneminin en büyük başarısı propagandayla gerçekleşmiştir. O dönemin bir kopyasının yaşandığı Türkiye'de bunun daha fazla başarılı olma şansı artık yok. Sebebi ise kitle iletişiminin geçirdiği evrimdir. Artık geleneksel habercilik ve bilgi paylaşımı ortadan kalkıyor. Şimdileri insanlar alternatif haber kaynaklarına daha kolay ulaşıyor. İnsanların aslında ne olduğunu öğrenmek için sadece 10 dakikasını vermesi yeterli olabiliyor.

Goebbels taktikleri sadece radyo ve yazılı basının olduğu o dönemlerde insanları etkisi altına almayı başarmıştı. Türkiye ise teknolojiyi olmasa bile teknolojinin faydalı nimetlerini batıya göre geriden takip eden bir ülke. Dünyadaki dönüşümü daha yeni fark ederek, kendi medyasını oluşturmaya yeni yeni başlıyor. Bunu da kötü yapan çok kişi var ama iyi ve etkili yapanların sayısı azımsanacak gibi değil.

Bizler yeni medyanın olanaklarının ne kadar büyük bir fayda sağlayacağını yeni yeni kavramaya başlıyoruz. Örneğin hiçbir televizyonda canlı verilmeyen Ekrem İmamoğlu konuşmaları sosyal medyadaki canlı yayınlarla milyonlara ulaşıyor. O sırada televizyonda yayınlanan bir haberi takip eden insan sayısı yüz binleri bile zor buluyor. İşte bu fark önemli bir stratejinin de sonucu oluyor. Öyle ki internetteki popülerliğini kullanmak adına iktidar partisi kendi adayının Google aramalarında önde görünmesi için Ekrem İmamoğlu ismini bile Google reklamlarında satın alacak hale geliyor. Önü alınamayan bu popülariteden pay alma çabasına girişiyorlar.

Bu popülarite bir sosyal medya şişirmesi mi? Böyle olduğuna karar verecek hiçbir veri yok artık. Çünkü bu popülarite, internetin getirdiği nimetleri çok başarılı ve doğru kullanmanın bir sonucu. Bir sosyal medya fenomeni olarak kalmayarak sokaktaki varlığıyla pekiştirdiği bir lider profili oluşturdu Ekrem İmamoğlu. Sokaktaki haliyle internetteki halini hiçbir tutarsızlığa sebep olmadan uyum içinde sundu. Sunmaya da devam ediyor. Televizyon programlarında da aynı Ekrem İmamoğlu'nu görüyorsunuz. Bir inanç, bir umut kapısı sunuyor herkese. İçi dolu bir özgüven, insani bir gerçeklikle ortaya koyduğu heyecan, her söylediğinin gerçekteki karşılığıyla bir söz ustası... Tutarlı bir haklılık var her sözünde.

Böyle birine karşı işte o geleneksel saldırı metotları pek fayda etmiyor. Çünkü o gelenekselci, karalayıcı propaganda karşısında varlığının gerçekliğiyle en iyi cevapları veriyor. Gülümsüyor, sevindiğinde gözleri doluyor, kızdığında bile nazik üsluptan asla vazgeçmiyor.

Eğer içinde bulunduğumuz dönem geleneksel medya iletişim araçlarının hâlâ büyük güç olduğu bir donem olsaydı, işi zordu da şimdi tüm gerçekliği gözler önüne serebilen, katkısız yeni medya araçları sayesinde dimdik ayakta durabiliyor.

Öyle ki mazbatası elinden alındıktan sonra vaatlerinin üzerine yatma çabası bile sonuçsuz kalıyor. Sanki biliyormuş gibi tüm adımlarını canlı yayınlanan belediye meclis toplantılarında atarak yaşanacak muhtemel manipülasyonu bile sonuçsuz bırakmayı başarmış oluyor.

YSK'nın gerekçesiz 'gerekçeli' seçim iptali kararıyla bunca gündür söylediği her şeyin gerçekliği yine internet sayesinde insanlara ulaşıyor. Onun bu haklılığı yandaş medya diye tabir ettiğimiz ve çok kalabalık bir tayfanın bile görmezden gelemeyeceği bir boyuta ulaşmak üzere. Uzun zaman yokmuş gibi davrandıkları bu adamın varlığını yok sayamıyorlar artık. Bir iki dakikalık canlı yayınla bir konuşmasını sunup geçtikleri o konuşma sosyal medyayı milyonlarla ifade edilen izlenme rakamlarıyla sallarken bu medya kişileri kendi sonlarını da hazırlıyorlar. Çünkü artık kimse o medyanın sözlerine inanmıyor. Artık başka kaynaklarla teyit etmenin tadına ulaşmış insanlar var. Hem de çok fazla. Karalayıcı medya organlarının içi boş iddiaları topluma kabul ettirme çabası geri tepen bir hal almakta. İktidarın kendi seçmeni bile "neden" sorusunu daha yüksek sesle sorabiliyor artık.

Vaktinde renkli televizyon dönemine geçen Almanya elindeki siyah beyaz televizyonları satmak için Türkiye'ye eski teknolojisini 'hediye' etmişti. Siyah beyaz televizyonlar bugün nasıl artık teknolojik bir çöpse, yine eski Almanya'dan ithal ettiğimiz Goebbels anlayışı da bugün bir çöp ve bu anlayışa sahip tüm söylemler de fasa fiso. Artık yeni medya konuşacak. Ekrem İmamoğlu'na programın bitmesine yarım saat olmasına rağmen "süre bitti" diye susturan Ahmet Hakan'ın söylediği şey doğru. Evet, süre bitti.






22 Mayıs 2019 Çarşamba

Usta bir karar çek, gerekçesiz olsun!

"İnsan bazen hayret ediyor." A.G.

Yazıma bu eşsiz, her duruma uygun, eski bir Abdullah Gül sözüyle başlamak istedim. Çünkü insan gerçekten hayret ediyor.

Çıkan kısmın özetine gerek yok. Çok değerli İstanbul'un belediye başkanlığı seçimini yılan hikayesine çevirdikten sonra, kanıtsız iddialarla iptal ettirdiler. YSK da gerekçesini daha bugün taze taze beyinciğimize şaplattı.

"Gerekçesi" diye yazarken çok güldüm. Lafın gelişi gerekçeli karar işte. İptal edilmesine gerek olmayan seçimin iptaline gerekçe bulunamayınca, iptal edilmesine gerek olmamasının gerekçelerinden bahsedilen bir iptal gerekçesi yazılmış. Yok ya dalga geçmiyorum. Vallahi. Şimdi iptal edilemeyeceği yasal olarak besbelli, buna rağmen açıkça iptal edilen bir seçim, yenilenecek.

23 Haziran'daki yenileme seçimine kadar, sözde gazeteciler, iktidar kişileri ve benzeri zatı şahaneler, aklımızla dalga geçme yarışlarına başlayacaklar. Gerçi başladılar ya, benimki de laf. Tabi aklımız yine bu manipülasyon savaşından sağ olarak kurtulacak evelallah.

Yok isminden hangi partiye oy verdiğini anlayıp oyu silmişler, yok tipinden anlamışlar, yok bir şey olmuş da ne olduğunu bilmiyorlarmış, kim osurmuş, bit osurmuş. Bakalım daha ne kadar mantıktan arındırılmış iddia dinleyeceğiz.

21 Ekim 2018 Pazar

Ayarsız çıkalı iki ay oldu!

Ayarsız, bugün itibariyle iki ayını doldurdu. Yayın evinden satış rakamlarını almam için henüz zaman var. Ama internet sitelerinde yaptığım bir takiple kabaca söyleyebilirim ki bir ilk kitaba göre satışlar iyi gidiyor. Ama bana yetmiyor, tabii. Daha fazla insan duysun, bilsin, okusun istiyorum. Kim istemez ki... Doğan çocuğunun günün birinde iyi yerlere gelmesini kim istemez...

Kitabımı alabileceğiniz internet sitelerinden bazıları şöyle:

Kitap Yurdu için tıklayınız

D&R için tıklayınız

İdefix için tıklayınız

Amazon için tıklayın

Alınız, aldırınız :)


11 Ekim 2018 Perşembe

İnstagram'da takipçi sayımızı nasıl arttırırız?


Yıllardır üzerine düşünüyordum. Bu kadar iş yapıp, bunları duyurabileceğim yegane mecra sosyal medya olduğu halde, niye sadece eşe dosta sunmak zorunda kalıyorum, diye. Takipçimi arttırabilmek için ne yapabileceğimi çok düşündüm. Sonra baktım, bunun yolu daha fazla iletişim, daha fazla etkileşim.

Bilenlere tekrar olacak. Ben müzisyen, takı tasarımcısı, altyazı çevirmeni ve çiçeği burnunda bir öykü yazarıyım. Bu da yeni aldığı mayoyu beğeniye sunan birinden daha fazla takipçiye ihtiyacım var, anlamına geliyor.

Kime sorsam, kitabımı nasıl tanıtırım, diye; sosyal medyayı etkin kullan diyor. Ben de takipçimi arttırmanın bir yolunu buluverdim. Dahiyane değil, ama bir fikir...

İşte bu post böyle doğdu arkadaşlar...

@doganindengesi benim İnstagram kullanıcı adım. Takip ederseniz sevinirim. O sırada hepinizi sosyal medya fenomeni yapacak dahiyane bir fikrim olursa oradan bildireceğim.

Evet, doğru. Başlık biraz yanıltıcı...

8 Ekim 2018 Pazartesi

Öykü Kitabım Ayarsız çıktı!

Eylülün son haftası, bir hayalim daha gerçek oldu. Yazarlık kariyerimi nihayet başlattım. Ve Ayarsız isimli bir öykü kitabı çıkardım. Adını, öyküler arasında duygu farklılıklarından alıyor. Korku, mizah ve hüzün hepsi bir kitapta toplandı. Böyle olmasının sebebi, farklı zamanlarda, farklı ruh halleri altında yazılmış olması. Adeta hayatıma ışık tutuyor.

Projeyi yayın evine gönderir göndermez, ikincisinin de çalışmalarına başlamıştım. 20 gün daha geçmeden, özellikle yakın çevreden ikinci kitap baskısı gelmeye başlayınca, şu aralar biraz hızlandım. Hele siz bir bunu alın da peşine yenisini konuşuruz :)

Öperim yüreğinizden... 





29 Nisan 2016 Cuma

Dam Üstüne Çul Serer

Evet canım okuyucu... Şimdi dinleyici moduna geçebilirsin. Çünkü beni tanıyan bilir. Azıcık da dinlenen bir yanım vardır. Şimdi trompeti bir kenara bırakıp sevdiğim bir türküyü dillendireyim dedim. Sevgili emek dostum Jehat Hekimoğlu'yla Ev Yapımı İşler prodüksiyonu çıkarıverdik ortaya. Benim sesim, Jehat'ın gitarı derken ortaya bu çıktı. Bir bakıverin. Beğenirseniz de paylaşıverin. Ne güzel olur :)



4 Nisan 2016 Pazartesi

Sosyal Ağhhh!

Sosyal medyada olduğumdan başka biri gibi görünmektense olduğum her şeyi ortaya koymayı tercih ediyorum. Müzisyenim ve bu kimliğim orada olmalı… Takı tasarımcısıyım. O da yerini almalı… Altyazı çevirmeniyim, blog yazarıyım. Amatör olarak da karikatür çizerim. Bunların hepsi orada olmalı…

Oysaki sosyal ağlarda durum böyle değil… Herkes felsefeci… Herkes edebiyatçı… Büyük laf söyleme yarışı… Fenomen olacağım diye bir kasılmalar…

Başımıza bir ara Sedat Peker ‘aforizmaları’ çıkmıştı. Gereksizliği anlamından daha fazla bu sözler, ergen ve ergen kalmış çok sayıda yetişkin için bir ‘felsefe’ kaynağı oldu. Hep kendini övme, kendini yüceltme… “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” gibi sözler varken, “ben var ya işte böyle bir kral adamım” neticeli sözler söyleme furyası… Eskiden de hatırlıyorum, “unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar” gibi bir söz vardı anlamı uzunluğunda saklı… Bunun gibi sözler hala söyleniyor.

Dışarıdaki her yaştan insan güruhu da işte aralarında böyle anlaşıyor. Sosyal ağlar ise bunların en çetin savaş alanları…

Bir kere kimse olduğu gibi değil… Yani herkes aslında dünyaca ünlü bilim insanıymış, felsefecisiymiş, edebiyatçısıymış da hakları yenmiş, sosyal ağlarda hesap soruyorlar. Buradan gerçeği söylüyorum. Paylaşımlarınıza bakıyorum da aslında o kadar da büyütmeyin kendinizi… Hatta başa 
dönüp yeniden yetiştirin. Durumunuz vahim…

Böyle demeyi istemezdim. Ama artık ortam o kadar kötü gibi bunu kendi sağlığım için söylemek zorundayım.

Dahası biraz daha eli yüzü düzgünler bile tuhaf… Örneğin güya bir şairin şiirini paylaşacak. Şairin öyle şiiri yok. Yalan haberlerin yayılmasına sebep olan ‘duyarlı’ insanlar da ayrı bir mesele…


Toplumun halini anlamak ve güzel bir sonuç çıkarmak için sokak sokak dolaşıp araştırma yapmaya gerek yok. Sosyal medya ve televizyonlar bunun için en ideal laboratuvarlardan ikisi… Hatta sadece bu ikisi… Acun Ilıcalı programları, evlilik programlar ve TV dizileri… Sonra aç Facebook’u en yakınının paylaşımına bak. Başını avuçlarının arasına al. Ve içine içine bir çığlık at. Sosyal Ağhhhh!

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bağdat Caddesi'nin Marka Değerini Düşüren Tecavüz



Son tecavüz vakası da İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde yaşandı. Tabii ki yurdumun 'analizcileri' hemen çıkıverdi ortaya. Gecenin üçünde orada işi neymiş! Kadını suçlamak için tüm hastalıklı ifadeler ortaya atılıverdi.

Gün boyunca çok sayı da yorum okudum. Bu yazı da aslında o yorumların toparlanılmaya çalışılmış haline benzeyecek. Çünkü aklı ve vicdanı olan herkesin söyleyebileceği şeyler... Yeni bir şey söylemeye çalışmanın faydası yok. Mevcut söylenenenleri kafalara çakmak için, bazı şeyleri hatırlatmaya, bağırmaya devam etmek gerek...

Geçen gece tecavüze uğrayan genç kadın, en az Özgecan kadar masumdu. Dışarıda olduğu saat, senin toplum olarak uygun gördüğün saat olmayabilir. Üzgünüm, ama bunu belirlemek de senin haddin değil... Tecavüz, tecavüzdür. Mahkemeler için 'hafifletici neden' toplamaya çalışarak yaptığın şey, sadece o tecavüzcünün avukatlığını yapmaktır.

Güya, zekice bir soru sormuş gibi, bu konuda bir anket yayınlayarak sosyal medyada tepki çeken Twitter kullanıcı var ya bir de, akıllara zarar.

Zaten bizzat bu ülkeyi yönetenlerin kadınlara bakışı neyse, tecavüze uğrayan kadınla ilgili onları seçenlerin tutumu da o olacak. Ne bekliyorduk ki. Toplumun sorduğu bu hastalıklı sorulardan geçen tek erkek şiddeti mağduru Özgecan'dı. Ama tecavüzcü kafayı da besleyen ne yazık ki o sorular...

Bir kadın, istediği saatte, istediği yere gider, istediği yerden döner. İsterse alkol alır, isterse kımız içer. Sana ne? Ona ne? Bana ne? Ama o kadının başına bir şey geldiğinde eli bıçaklı saldırganın, orada, o saatte elinde bıçağıyla ne işi olduğunu sorgulamadan, direkt kadına saldırmak toplumun vazgeçemediği bir eğilim haline geldi.

Tıpkı Doğuda çocuklar öldürülürken öleni sorguluyorsa, tecavüze uğrayan kadını da sorguluyor. Tecavüzcüyü sorgulamadan önce kadının o saatte dışarıda olmasının bir 'davet' olduğu izlenimine kapılıyor. Berkin'in ekmek almaya gitmediğini iddia edip bunu kanıtlamaya çalışanlar da aynı insanlar....

Görüldüğü üzere bu aslında sadece erkek şiddeti değil. Bu başlı başına, kocaman bir ŞİDDET! Toplumun iliklerine kadar sızmış, damarlarında akan şiddet... Çocuğa, kadına, hayvana, ötekine... Gücü yettiğine karşı şiddet uygulamaya meyilli, potansiyel bir saldırgan olarak, hepsi içimizden biri... Belki de yarından tezi yok, hepimiz tedavi olmaya başlamalıyız.

Bir dipnot olarak bahsetmek de gerek... Kadıköy Belediyesi eski başkanı Selami Öztürk'ün attığı tweet de çok konuşulur. Diyor ki olay Bağdat Caddesi'nde değil Bostancı'nın ara sokaklarında oldu. Marka değeri olan caddeyi harcamamız gerekiyormuş. Kimisi de işte bunun derdinde!

2 Ocak 2016 Cumartesi

Son Öpücük İlk Dans

Adam o an kollarının arasındaki kadına baktı. Romantik bir dans, soğuk bir gece... Konuşacak çok şey olduğu halde sessiz kalmak... Dil tutulması, akıl durması, kalp çarpıntısı...

“Güzelsin” dedi. Yutkundu. Kadın Başını yaklaştırdı. Anlamamıştı. Kulağına eğildi adam. “Çok güzelsin” dedi tek nefesle. Sanki son nefesini vermişti. Ve nasıl oldu da oldu, anlamadı. Kadının bembeyaz boynuna küçük bir öpücük kondurdu. Hiçbir şey o kadar güzel kokamazdı. Hiçbir sıcaklık o kadar yakamazdı.

Kadın bu yakınlaşmadan rahatsız oldu bir an. Hatta çok rahatsız oldu. O ana kadar olam tüm sarılmalar, tüm gülüşmeler aniden kesilmişti. Gece inmişti gözlere.

Bir öpücük de kadının dudakları için hazırlanıyordu adamın titreyen ağzında. Hatta sadece öpücük değil, tüm bedeni eşsiz bir buluşma için hazırdı. Dudaklarını yaklaştırdı. Dudaklar birbirine değdi. Kendilerini bıraksalar sonsuza kadar tek vücut olabilirlerdi.

Oturmak istiyorum dedi, kadın. Dans etmek istemiyordu. Artık. Hatta ondan uzakta kalmak, hatta bir daha hiç karşılaşmamak istiyordu. “Oturmak istiyorum” dediğinde, aslında bir nevi “git başımdan” demek istemişti.

Ve gece simsiyah kapandı.  Gözlerinin önünde belki de hayatının en güzel zamanını yaşayacakken sırf kendi sabırsızlığına yenik düşmüştü. Konuşacak, kendini anlatacak zamanı harcamıştı. Evet... Ama zamanımız darken sevmek için sadece öpücükler ve bakışlar yetmeliydi sayfalarca cümlelik aşk tariflerine. Oysa şimdi o suçluydu. Sesler kesilmişti. Gece onu sorguya çekiyordu. Üzerine tutulan loş bir ışıkla saçlarını çekerek sorguluyordu gece. Sol yanını yumrukluyordu. Ve havada asılı kalan öpücük bile aleyhine tanıklık ediyordu.

O suda narin bir nilüfer çiçeğiydi. Zarar vermişti. Elleriyle, gözleriyle...

Suçluydu. Evet. Ama pişman değildi.

Konuşarak değil, bakarak, öperek anlatabilirdi her şeyi. Ama olmadı. Anlatamadı. Belki de yanlış bir şey anlattı. Gitti kadın. Ve gece simsiyah kapandı.

6 Eylül 2015 Pazar

Blog yazarı iş arıyor!



Övünmek gibi olmasın. Pek çok iş hakkında yetkinliğim var. Müzisyenim, takı tasarımcısıyım, blog yazarıyım, amatör aşçıyım, amatör karikatüristim, web sayfası editörüyüm.

Bu konuda yıllarca mütevazi olacağım diye bir suskunluğa gark oldum. Sanki bunları yaptığımı söylersem hava atıyorum sanacaklardı. İşte o yüzden alabildiğine gizledim kendimi. Müzik ise işim olduğundan sadece müzisyen kimliğimle anıldım.

Bir iktisat mezunu olarak elbette kısa kariyer tarihim içinde kimi sektörlerde bazı işler de yer aldı. Ancak yapmayı planladığım şey bir süredir gizlemekten vazgeçtiğim, artık iyi yaptığımı söylemekten de çekinmediğim işlerle ilgili… Bir yazma çizme serüveni geçirdim. Halen de geçiriyorum. Yemek tariflerinden, politik yazılara kadar geniş bir yelpazede her konsepte uygun blog sayfaları açarak yazdım. Takılarımı ve tasarımlarımı tanıtıp satış ağı yakalamak için farklı bloglar açtım. Sosyal paylaşım sitelerini oldukça etkin bir şekilde kullanıyorum.
Ayrıca bütün bunları çok büyük bir keyifle yapıyorum.

Derler ki ya sevdiğin işi yap, ya yaptığın işi sev… Benim en büyük avantajım, müzik ve sosyal medya işleri hakkında önce keyif almayı önceliğe koymaktı. Sonrasında para kazanmak daha da kolaylaşıyor.
Müzikteki bu gelişimi, sosyal medyada da sürdüreceğime inanıyorum. Ve evet sevgili okuyucu… Belki de bazınız okuyucudan fazlası yani bir işverensiniz. Hadi bekliyorum.

Doğan Özcan

28 Ağustos 2015 Cuma

"Buyur Burdan Bak" televizyonun yeni soluğu

Kısa bir süre önce Kanal D’de “Buyur Burdan Bak” isimli yeni bir program başladı. Doğaçlama komedi gösterilerinden oluşuyor. Televizyonda uzunca bir süre yüksek reytingler almış ve bu seyri yeni sezonda da göstermesi beklenen “Güldür Güldür” programından oldukça farklı bir komedi bu... Güldür Güldür iyi bir yazar kadrosu tarafından üretilen skeçlerin çok iyi bir şekilde oynanması sonucu bizleri güldürüyor. Ancak Buyur Buradan Bak bir metne dayalı değil… Orada her an her şey olabilir.

Programda bazı etaplar var. Doğaçlama ama bilinçli bir doğaçlama var programda. Bu da bu etaplar sayesinde sağlanıyor. Oyuncular özellikle leb demeden leblebi deme özelliği olan kişilerden seçilmiş. Hepsi birbirinden farklı, komik ve tatlı oyuncular…

Komik bir sürü şey izliyoruz televizyonda. Ama burada beklenmedik komik anlara tanıklık ediyorsunuz. O yüzden bir kahkahanız sizin için de ilginç bir sürpriz olabiliyor. Bir skeç izlediğinizde bir sonraki repliği ve espriyi tahmin ettiğiniz olabilir. Ama burada bir tahmin yapma şansınız yok. Sizi her an sürprizlerle tanıştıracak olması da izlemeyi daha heyecanlı hale getiriyor.

Sahnedeki insanın eğlendiğini gördüğünüzde bu enerji size de geçer. Bu samimiyet de bu programın içindeki herkesin içselleştirdiği bir şey… Bu kendini belli ediyor.

Daha önce pek çok kez denenen doğaçlama komedi programları arasında en uzun soluklusu Anında Görüntü programı olmuştu. Mahşer-i Cümbüş isimli bir tiyatro topluluğunun televizyon projesiydi. Güldürdü. Ama devamlılık konusunda çok istikrarlı olamadı.  Bir karşılaştırma yapmak gerekirse “Buyur Buradan Bak” daha dinamik ve daha komik…

Hatta komik olmadıklarında bile bunu komik hale getirerek durumu kurtarabiliyorlar. Doğaçlama komedinin hakkını veriyorlar.

En kötü performansın sahibi ceza alıyor. Kimse ‘en kötü’ olmasından dolayı bir sıkıntı yaşamıyor. Egolarını bir kenara bırakarak bir araya gelen insanların başarılı bir ekip olacağının canlı kanıtı bu…

Gelelim Doğa Rutkay’ın sunumuna… Beğendim. İlk günkü heyecanı çok çabuk üzerinden attı. Sadece o mu? İlk bölümde tüm oyuncuların da heyecanlı olduğu her hallerinden belliydi. Hızlı bir şekilde özellikle ikinci bölümden sonra tam da beklediğim gibi daha çok güldürmeye daha çok eğlendirmeye başladı.

Gülümsemeye çok ihtiyacımız olduğunu biliyorsunuz. Bu program günlük gülümseme ihtiyacınızdan fazlasını hatta haftalık kahkaha limitinizi zorlamayı hedefliyor. Doğa Rutkay’ı programın oyuncularını ve uygulayıcı yapımcısı Kübra Doğan’ı yönetmeni Ebru Yalçın’ı, editörleri Murat Eken ve Umut Kurt’u ayrı ayrı tebrik etmek gerek…

Uyarı: Çenenize kramp girmesi gibi bir sorununuz varsa daha az izleyin. Zira gülerken çenenizi kapasitesinin üstünde zorlayacaksınız.

Şaka şaka… İzleyin. Bu kadar komik bir programı bu kadar ciddi sözlerle anlattım ya helal olsun. Yukarıdaki esprimsi uyarıyı saymazsak…

Haydi bakalım… Buyur Burdan Bak. (Çok klişe bir son oldu)
Dibine not: Yazar burada bu kadar komik bir program hakkında yazı yazmanın zorlukları üzerine başka bir makaleye girmeden yazıyı bitirmek istiyor.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Şile Kalesi, Sünger Bob ve Meselelerin Popülerleşmesi

Sosyal medyanın yeni bir geyik konusu var. Şile Kalesi’nin nam-ı diğer Ocaklı Ada’nın restorasyon sonucu geldiği hal konuşuluyor. Şile Belediyesi’nin ihalesini Bekiroğlu İnşaat’a verdiği bu restorasyon tarihi eserin bütünlüğünü alt üst etmiş.

Ben iki yıl önce bu konuda bir yazı yazıp daha en başındayken dikkat çekmeye çalışmıştım. Ancak o zamanlar bu çabam sonuç veremedi tabii ki. Ancak bugün o yazdığım yazı yeniden okunmaya başladı. Google’da aranan bir konu başlığı olunca benim yazı da kendi kişisel blogumda okunma trendini arttırdı.

Aslında bahsetmek istediğim de bu. Ancak yine önce konunun güncel haliyle ilgili biraz konuşmak istiyorum. Şile Belediyesi uzunca bir süredir o restorasyon için çalışıyor. Emeğe haksızlık etmek istemiyorum. Ama emekten daha önemlisi Şile’nin tamamlayıcısı olan bir simgenin geldiği bu hal… Bunu konuşmak gerek… Ama bu AKP’li belediyelerin ilk vukuatı değil… Pek çok restorasyon benzer şekilde yapılmaya devam ediyor.

Ocaklı Ada’nın bir Şileli olarak benim için de önemi büyük… Pek çok anımda orası vardır. Pek çok fotoğrafımda da… Ama artık fotoğrafı çekilecek gibi değil… Şirketin emeğinden daha önemli bir şey bu…
Şimdi gelelim bu yazımda bahsetmek istediğim, başlıkta da ipucunu verdiğim konuya… Meselelerin popülerleşmesi…

İki yıl önce kimsenin umurunda değilken o restorasyonun sonuçları hakkında kimi öngörülerim olmuştu. O zamanlar kimsenin ilgilenmediği bu konu sosyal medyada bugün popüler… Ama artık iş işten geçmişken… Geri dönüşü olmayan bir yoldayken… Bugün yazarlardan siyasetçilere herkes bunu konuşuyor. Üstelik Ocaklı Ada’nın yeni halini Sünger Bob’a benzetmişler. Bu komik… Belki de böyle bir dikkat çekicilik gerekiyordu. Neyse…

En önemli sorunumuz bu bence… Meseleler popülerleşmeden tepkiye konu olmuyor. Kimse sesini çıkarmıyor. Herkes bir sürü gibi en çok hangi sorun hakkında konuşuluyorsa onun hakkında konuşuyor. Üstelik bunu entelektüel insanlar yapıyor.

Şile’de bir kale olduğundan haberi dahi olmayan insanlar da var. Onlar da bugün bu esprili paylaşımları internette yapıyor.

Kalabalık olan eyleme gitmek, az kişinin slogan attığı yerden kaçmak… Modaya uymak… Örnekse Gezi… Gezi Parkı direnişi popülerleşmeseydi o park ortadan kalkmıştı.

Ortada bir mesele varsa onun hakkında herkesin konuşmasını beklemeyin. Eğer bir mesele varsa onu görmek için çok kalabalık olmaya gerek yok. Gerçek kamuoyu da işte böyle oluşur. Bugünkü Şile Kalesi paylaşımları, bazı samimi davrananları tenzih ediyorum, fasa fiso…