Spor Haberleri

Köşe Yazıları

18 Temmuz 2013 Perşembe

Kuantum Fiziği Prototipin Çiziği

Epey bir süre önce bir belgesel izlemiştim. Orada ışınlanma hakkında bazı deneylerden bahsediliyordu. Hep bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz o ışınlanma olayı, aslında o kadar da uzak bir hayal değilmiş. Hatta ‘saçma’ olarak nitelenen, “bunlar ancak filmlerde olur” kafasıyla izlediğimiz o kurgular, aslında bilimsel araştırmaları da işaret eden ve bunlarla paralel olarak ortaya çıkmış çalışmalardır. Öz bir ifadeyle bilim kurgularda meydana gelen olağanüstü olayların aslında gerçek hayatta da bir karşılığı vardır. Ya da olacaktır.
Böyle bir giriş yapınca sanki ortaya detaylı bir bilimsel makale çıkacak izlenimi vermişsem, özür dilerim şimdiden. Ben o belgeselde izlediklerinden yola çıkarak bir alay yazısı yazmak istedim aslında.
Belgeselde en çok dikkatimi çeken konu, bir ışınlanma olacaksa ışınlanmanın son durağında ışınlanacak maddenin ya da cismin birebir bir prototipinin var olması gerektiğiydi. Yani ben buradan Atlanta’ya ışınlanacaksam o noktada benim aynımın hazır durumda olması gerekiyor.
Bu bizim gibi ülkeler için bir dizi sorun anlamına gelir. Yani bizde hiçbir prototipin zamanında hazır olması, aslına uygun hazırlanması mümkün olmayacağı gibi, boy, kilo, bel çevresi ve malum uzuv uzunlukları da doğru verilmeyeceği için iki taraflı bir sorun söz konusu.
Örnek diyaloglar:
“Usta bizim bir prototip vardı. Hazır mı?”
“Malzeme sipariş ettik abi, yarına hazır olur”
“Aman usta yarın oraya ışınlanacağım. Bir sorun olmasın.”
“Yok yok hallederiz. Sıkıntı yok.”
Böyle bir konuşma eğer “hallederiz, sıkıntı yok.” diye bitiyorsa, bilin ki bu durum çok ciddi sıkıntılara gebe.
“Usta makine çalıştırıldı, geliyorum.”
“Öğleden sonra gel al”
“Ne?”
“Alo,alo… Çocuklar bırakın kolu bacağı yerleştirmeyi. Birazdan burada olur. Üstünüze ışınlanmasın.”
Bu verdiği sözü yerine getirmeyen memleketimin insanının neden olduğu ciddi sorundan sonra, kendisi hakkında asla doğru bilgi vermeyen başka bir insanımızın ışınlanma macerası da felakete dönüşecektir.
Örnek diyaloglar:
“Abi sen 18 cm dememiş miydin?”
“Yolda çekmiş olmalı. Toparlayamaz mısın usta?”
“Yok, artık iflah olmaz bu.”
Dolayısıyla bizde ışınlanma teknolojisinin bu prototip zorunluluğunu aşması biraz zor olacak. Ne yazık ki verdiği sözü tutmamayı bir yaşam biçimi haline getirmiş çokça ‘usta’ olacağı gibi, kendisi hakkında yalan, yanlış bilgiler veren kompleksli insanımız da bolca mevcuttur.

Dolayısıyla bizde prototip hep çizikken, bize kuantum fiziği gelmez.

'Sabrı taşan esnaf' sabrı taşıran AKP'nin eski vekili çıktı!

Geçen hafta Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen basın toplantısında. Türkiye Esnafı ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği (TESKOMB) Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemcilerini kınayıp, “Esnafın sabrı taştı” demişti. Beyoğlu esnafının “Bu kişiyi tanımıyoruz” diye tepki gösterdiği bu isim, AKP’nin Yozgat eski milletvekili çıktı.
Kadir Akgül, Gezi Parkı olaylarının kendilerini mağdur ettiğini açıklamıştı. Ancak Beyoğlu esnafının tanımadığı bu kişilerin Galatasaray’a lüks araçlarla geldiği, TOMA ile güvenlik önlemi alan polisin de Mini Cooper araçlarla etrafı çevirdiği görülmüştü.
Görüldüğü üzere AKP eski ya da yeni her yolu denemeye kararlı… Zaman zaman bilindik ve eski baskı yollarını kullanan, yani eli sopalı, palalı adamları etrafa salan muktedir, eski milletvekiline de sözcülük görevi verebiliyor.
Oysa çok iyi biliyoruz ki Beyoğlu’ndaki esnafı mağdur eden uygulamalar, iktidarın yıllardır yürüttüğü kentsel dönüşüm projeleridir. Mekânlara masa yasağı, içkili mekânlara kısıtlamalar, içki kısıtlaması gibi uygulamalar, Beyoğlu’ndaki esnafın çok büyük kısmını zaten mağdur ediyordu. Orayı bir eğlence semti haline getiren pek çok iş yeri zaten bu kısıtlamalardan dolayı zorluklar yaşıyor.
O yüzden hiçbir aklı başında esnaf çıkıp da direnişin temel sebebi özgürlüklerin karşısında yer almayacaktı. İşin bir başka yönü, birçoğu günlük kazançların peşinde değil. Beyoğlu’nun hiçbir dokusuna, yaşam tarzına zarar verilmeden, insansızlaştırılmadan varlığını sürdürmesini ister oranın esnafı.
Kadir Akgül’ün açıklamasının ardından Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı (BEYDER) Başkanı Tarkan Konar, “Buradan esnaf adına söz söyleyenleri Beyoğlu’nda tanıyan bir esnafa bile rastlamadım. Odalara, birliklere, gruplara soruyoruz. Yıllardır neredeydiniz? Ne oldu da esnaf dostu oldunuz?” demişti. Konar’ın iş yeri bu açıklamayı yaptığı basın toplantısından sonra 3 gün süreyle mühürlendi. ‘Meşru’ sebepler bulundu tabi. Yersek…

İşte asıl mesele de bu. Her geçen gün yaşam tarzlarının daha büyük tehlike altında olduğu bir ülkede, esnafın mağduriyetinden dert yanan Kadir Akgül, Başbakan’ın ayranı “Milli içki” ilan etmesinin ardından üzerinde “Dünya lideri Erdoğan, milli içeceğimiz ayran” yazan bir ayran yayığını kendilerine hediye etmişti. İşte o yüzden Beyoğlu gibi mekânlarının çok büyük kısmının içkili olduğu bir semtte esnaf mağduriyetinden dert yanmak hiç de samimi gelmiyor. Gerçi biz iktidardan artık samimiyet aramayı çok önce bırakmıştık.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Yiğit Bulut'u telekinezi ile mi değiştirdiler?

Yiğit Bulut Başbakan’a olan sevgisinin meyvelerini toplamaya başladı. Bulut, Başbakan’ın başdanışmanı oldu. Hiç sürpriz değildi elbette. Zaten bunun olacağı daha önceden de söyleniyordu. Gezi Direnişi sırasında gösterdiği performans onu bu pozisyona yerleştirmedeki süreci bir parça hızlandırmış olmalı tabi.

Yiğit Bulut ne yaptı? Faiz lobisinin şifrelerini çözdü(!) Büyük oyunu bozdu(!) Ha bir de telekinezi… Başbakan’a telekinezi yöntemiyle suikast yapılacağını iddia etti.

İşte bu son iddiası başdanışmanlık yolunda hızlı adımlarla ilerlemesini sağlamış olmalı. Eski dönemlerdeki hükümdarların, kralların kâhinlere ve falcılara önem vermesi gibi bir şey.

“Bak bakalım Yiğit, yeni bir şey var mı kürede?”    

“Sizi telekineziyle öldürmek istiyorlar hünkârım.”

Yiğit Bulut AKP’nin medyadaki sözcülüğünü o kadar etkin yürüttü ki AKP ilçe başkanlıklarının düzenlediği ‘büyük oyun’ panellerinde konuşmacı olarak bile katıldı. Aynı iddiaları ne kadar çok söylersen gerçek olmayacağı şüphesine bile meydan vermeden kayıtsız ve şartsız kabul edilmesini sağlarsın. AKP’nin bu politikası, Yiğit Bulut’un anlayışıyla örtüşünce ortaya güzel bir birliktelik çıkacaktı elbette.

Egemen Bağış da Twitter üzerinden “aramıza hoş geldin” mesajı göndermiş. E maaşını kim ödeyecek? Biz de mi bir “hoş geldin” desek?

Eğer yönettiğiniz yer bir şirketse, işe alımda iki kriter önemlidir. Biri personelin işini iyi yapacak yetkinlikte olması, diğeri de kurum kültürüne uygun bir kişi olmasıdır. Ancak ülke yönetiyorsanız, kurum kültürünüzün, yani mensubu olduğunuz partinin bir önemi yok. Hele ki bir Başbakan danışman alıyorsa ve bu bir başdanışmansa, kendisini kayıtsız şartsız destekleyen, her sözüne “evet efendim, çok doğru efendim” diyen birinin danışmanlığından ne hayır gelir ki? Bir danışman, “böyle değil, şöyle yapsak daha iyi” bile diyemeyecek bir adamsa, danışmanlık müessesine ne gerek var ki?

Bu arada sık sık gömlek değiştiren 'atasından’ pek bir farkı yoktur Yiğit Bulut’un. Bulut'un Vatan Gazetesi yazarı olduğu günlerden, 16 Mart 2008’ten bir yazısına bakalım. Başbakan’ın taze başdanışmanı, bugün AKP’ye muhalif olan kesimlerin sesi olmuş daha o günden.

“(…)Sevgili dostlar, burada aklınıza başka bir soru gelebilir; milletin verdiği yüzde 47 önemli değil mi? Bu oylar “AKP’yi sahip” yapmaz mı?

Yapmaz... Yapılan oylamayla ortaya çıkan iktidarlar “pilot” seçimi gibidir. Uçağın “yapısı, rotası, gideceği yer, geldiği yer, doğa ile uyum içinde nasıl uçtuğu” gibi ana dinamikler bellidir, her şey hazır olan uçağa sadece pilot seçilir ve “pilot” kendi takdirine göre “bir uçuş” stili benimser. Verilen yüzde 47 oy (bir detay daha düşelim; yüzde 53 AKP’ye oy vermemiş yani uçağın çoğunluğu “pilotaj yapılmasına” bile karşı) pilotların kim olacağına işaret eder ve ne kadar yüksek oran ile seçilmiş olursa olsun, pilot kardeşlere “uçağın orası burası ile oynama” hakkı vermez(…)”

AKP’ye yönelik kapatma davası zamanında yazdığı bu yazıda bir de şu son kısım ilginç…  “(…)Hükümete yakın bir guruba satılan bir gazete manşet atmış; “Meclisi de kapatsaydınız!” Onlara sadece şunu söyleyeceğim; eğer biraz uğraşıp bizler gibi gidişatı sorgulamayı deneseydiniz, açılan bu davanın Meclis’in “açık kalmasının sigortası” olduğunu anlardınız! Anlayana bu cümlede çok şey var!”

Önce AKP'ye AK Parti demeye başladı. Değişim genellikle böyle başlar.

Yiğit Bulut’un yukarıdaki yazısında bahsettiklerinin bugün tam tersini konuşuyor olması, AKP’liler tarafından ‘imana gelmek’ olarak değerlendiriliyor olabilir. Bunun adı başka bir şey olsa da… Dün AKP’yi kıyasıya eleştiren, hatta AKP’nin kapatılması gerektiğine bile inanan Yiğit Bulut, bugün AKP’ye karşı tüm muhalefeti ‘büyük bir oyunun’ parçası görecek hale nasıl gelmiştir? Bunun cevabını kariyer basamaklarına bakarak anlayabileceğiniz gibi, benzer kişilerin değişen hayatlarına bakarak da çözebilirsiniz. Kariyer basamaklarıyla bir ilgisi yoksa, biri telekineziyle onu değiştirmiş olabilir. Kesin bilgi değil…

Tek bildiğimiz şu. Dünkü Yiğit Bulut bir başbakana danışman olsa o ülke için kazançtı. Ama bugünkü Bulut’un danışmanlığından kim kazanır, az çok tahmin edilebilir.

Palalı ve sopalı saldırganlar birleşin! Haydi Fas'a!

Mahallelerdeki park forumlarına saldırılar hız kesmiyor. Geçtiğimiz haftalarda Yeniköy’deki saldırının elebaşı muhtarla ilgili herhangi bir soruşturma yapıldı mı, hatırlamıyorum. En son da Kocamustafapaşa’da bir saldırı gerçekleşti. Saldırganlar “bir daha gelirseniz, dağıtırız” diye tehditler savurdu. Söylenenlere göre de “öldürürüz, kaç kişi sayamazsınız” türünden daha şiddetli tehditler de havada uçuşmuş.

Barışçıl yollarla direnişini sürdüren insanlara yönelik bu saldırılar, hangi güçten cesaret alıyor, söylemeye gerek yok. Her şey gün gibi ortada… Daha geçen hafta akraba toplantısında bir araya geldiğim eş dost arasında bile şöyle bir konuşma geçti. “Çok kalabalık bir şekilde toplanıyorlar karşımızdaki parkta.” “Aaa prova yapıyorlar” dedi öteki de. “Ne provası?” dedim. Ses çıkmadı. Çok yakınımda böyle sözlerin ve çarpıtılmış bilgilerin paylaşılmasından duyduğum derin üzüntüden sonra, bu durumun iktidara ait bir paranoyanın toplumsal yansınması olduğunu düşündüm. AKP’nin yarattığı bu paranoya, Mısır’daki darbeyle Gezi Direnişi’nin ‘arka plan güçlerini’ bütünleştirme çabası daha derin bir kaos başlangıcı doğuruyor ne yazık ki.

Hükümetin yapmaya çalıştığı da bu zaten. AKP’nin kemik seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan’a derin bir şekilde biat etmesi, sorunu ve şiddet eğilimini de derinleştiriyor. Havaalanı karşılamasında “yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlerle, Tophane’de Başbakan’dan talimat bekleyen adamlar çok büyük bir kafa karışıklığının da eseri…

Ve hükümet “başörtülü kardeşime saldırdılar” sözü üzerinden siyaset yaparken buna ait bir kanıtın olmamasına aldırmıyor bile. Tıpkı camide içki meselesinde olduğu gibi… Cami, türban gibi konular üzerinden kendi seçmenini kışkırtma politikasını yürütüyor. Kimse sormuyor “Obama’ya cami gezdirirken ayağınızdakiler neydi?” diye. Kimse yine sormuyor. “Türban meselesini hala çözmeyen babam mı?” diye. Neden çözmediğini de anlamak zor değil. Üzerinden siyaset yapıp tabanı elde tutmak bu yolla mümkün oluyor işte.

“Başörtülü kardeşime saldırdılar” diyen Erdoğan, başka bir kadına saldıran palalı saldırgan için tek bir kelime etmiyor tabi haliyle. Çünkü ona göre direniş zaten bir ‘vatan hainliği’ ve bu saldırı da AKP’nin zihniyetine göre palalı vatandaşın ‘demokratik tepkisi…’ Demokrasi dendiğinde ne anladıklarının çok basit bir özeti…
Ve o palalı saldırgan, hakkındaki yakalama emrinden sonra soluğu Fas’ta alıyor. Ne Fas’mış, her sıkışan orada… Haber salmış Palalı oradan. “Kaçmadım, on güne döneceğim” diye. Cep telefonlarındaki hazır mesaj gibi bir şey…

Saldırganların bu kadar elini kolunu sallayarak, koca koca palalar, sopalarla gerçekleştirdikleri eylemler, hiçbir güvenlik kurumunu ilgilendirmiyor. Oysa çantasında gaz maskesi, kafasında kask olan insanları yaka paça gözaltına alıp, kaskı ve gaz maskesini suç unsuru gibi göstermeyi becerebilmişlerdi.

Gezi eylemleri boyunca etrafı gaza boğan polisin ‘destan’ yazdığını söyleyenler, bir başka ‘destanı’ da öldürülen canların katillerini kollayarak gösteriyordu.

Ve seçmenini içten içe parkalardaki halk meclislerine karşı kışkırtıyor. Kocamustafapaşa’daki saldırının başını çeken şahsın AKP’li olduğunun kanıtı fotoğraflar da sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı bile.

Tarih artık dijital ortamda yazılıyor ve esas olan da dijital tarih olacak. Parka çoluğunu çocuğunu alıp gelen insanlar çocuklarının geleceğini konuşurken, eli sopalı ve palalı saldırganların varlığı tarihe bir not olarak çoktan düştü. O yüzden işte bu tarih yaşarken yazılıyor. Haksızlığın silahlı çeteleri, haklılığından başka hiçbir silahı olmayanların karşısına dikildikçe, saldırıp tehdit ettikçe tarihin hangi destanı onurla yazacağını söylemek hiç zor değil…

Son olarak şunu söyleyeyim. Tüm palalı, sopalı, silahlı saldırganlar birleşin artık. Birleşin de hep beraber Fas’a gidin. Belediye de otobüs kaldırır belki bunun için…


Haber Vaktim'e göre Ekşi Sözlük'le görüşmeyi 'skandal' yapacak haller

8 Temmuz Pazartesi günü Haber Vaktim’de ilginç bir haber çıktı. Daha doğrusu bir haber hakkında ilginç bir yorum… Böylesi daha doğru olur.

Haberde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ekşi Sözlük ile bir araya geldiği kahvaltı, ‘skandal’ olarak değerlendiriliyor. Bunun sebebi olarak Ekşi Sözlük yazarlarının girdilerinde İslam’a, iktidara küfreden ifadeler kullanması gösteriliyor. Örnek olarak gösterdikleri hiçbir girdi ise aslında yazarların kişisel görüşleri değil… Başbakan’a edilmiş bir küfrü, tartışmaya açmak için kullanılan bir başlık, Haber Vaktim’e göre küfür kriterini karşılıyor.

İslam’a edilen en ağır ‘hakarette’ de şu anlama gelmesi kaçınılmaz ifadeler var. “Yobazlar yüzünden nefret ettiğim, nefret ettirdiğiniz din…” Hakaret nerede? Şimdi madem inançlısınız, soruyorum. Nerede yahu hakaret? Burada en fazla kendi düşüncesini ve inancını terbiye sınırlarında ifade eden bir insanın serzenişi var. Onu da bir kenara bırakın, bu serzeniş daha çok yobazlara yönelik… Buradan da aslında direkt olarak üzerine alınması gereken, alınmış. Mesaj yerine ulaşmış.

Kemal Kılıçdaroğlu da hazır kahvaltı etmiş Ekşi Sözlük’le. Haber Vaktim durur mu? Ekşi Sözlük’le ilgili tüm tuhaf haberlerini link vererek ve o linkleri de ayrıca kendi aralarında birbirine bağlayarak, ‘müthiş bir araştırmacı gazetecilik örneği’ göstermiş oluyordu.

Haber Vaktim, eline muhalefeti din düşmanı ilan etme şansını sonuna kadar kullanmalıydı.

Ayrıca Sırrı Süreyya Önder’le de kahvaltı edildiğini haberine ekleyerek “bunlar hep Allahsız” mesajını şapadanak yerleştiriveriyordu alt metinde.

Ekşi Sözlük ile İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun yaptığı görüşme de gündemi epeyce meşgul etmişti. Vali Mutlu’nun açıklamalarında kısaca bir özet geçelim. “Uçan kuşu bile bana soruyorsunuz… Gaz atılmadı, atıldıysa ben gittikten sonra atılmıştır… Kabataş’ta başörtülü bir kadının saldırıya uğradığına dair bir görüntü yok, belki de vardır. Belki biri sürpriz yapar...”

İşin şu yönüne biraz değinelim. Kemal Kılıçdaroğlu, Sırrı Süreyya Önder Ekşi Sözlük’le bir araya gelince niye skandal olur? Harika bir karalama kampanyası şansıdır da ondan. Hem de din üzerinden, amacına kolay yoldan ulaşır. Ama Vali Mutlu olunca söz konusu olan, Haber Vaktim için skandal olmasını bir kenara bırakın alt başlık bir haber değeri bile taşımaz.

Elbette ki bir skandal değildir olan biten. Burada tek bir skandal var. Tekbir sesleri eşliğinde insanları provoke etmek… Dini kullanarak, saf duygularına yönelik en büyük saldırıyı gerçekleştirerek saf dindardan, eli sopalı militan yaratmak…

İşte asıl skandal bu… Haber Vaktim için Vali Mutlu ile Ekşi Sözlük görüşmesi bir skandal olamaz. Biat kültürü içinde, hiyerarşik yapı içinde bir yerdedir çünkü Mutlu. O yaptıysa vardır bir hikmeti…


Vali Mutlu’nun sözlerinde ise bir skandal yoktur yandaşa göre. Ama çağdaş bir ülkede, eli yüzü düzgün bir medya Vali’nin bu sözlerini skandal olarak değerlendirirdi. Bizde ise gelip geçici bir haber sadece… 

Melih Gökçek Ramazan'a niye böyle girdi?

Melih Gökçek’in Ramazan başlamadan önce attığı şu tweet, bu konuda yazı yazma gerekliliği doğuruyor.

Yine Caps Lock tuşu açık… “Bunlar kesin olay çıkartıp Ramazan’ı Müslümanlara zehir edecekler. Lütfen oyuna gelmeyelim. Çevremizi bilgilendirelim.” dedikten sonra yerinde Caps Lock kullanımıyla şöyle devam ediyor. “Lütfen ısrarla RT yapınız.”

Bu yazıda şunu söyleyecektim. İktidarın her Ramazan ayında, bu ayın kutsallığını kullanma çabaları, içinde bulunduğumuz politik şartlara göre daha da sertleşecekti. Camiye ayakkabıyla girildiği, içki içildiği gibi söylentilerle miting yapanların kutsal ayı bu şekilde kullanmaya devam etmesi kaçınılmazdı. Bunun ilk sinyali, hiç şaşırtıcı olmayacak biçimde Melih Gökçek tarafından geldi tabii.

Melih Gökçek, inananların ve Ramazan’da oruç tutacak olan vatandaşların bunun için heyecanla hazırlık yaptığı bu dönemde başka bir hazırlığın mı peşinde? Gün aşırı din üzerinden oyunlar çevirenlerin, Ramazan’ı seçim çalışması dönemi gibi kullananların oyundan bahsetmesi ne komik! Gökçek’in bu ifadeleri son derece hassas dengelere yönelik bir bozma girişimi… İnsanların değer verdiği bir ayda, “bunlar” diye bahsettiği ve ötekileştirilen muhalif kesimleri, İslam düşmanı ilan etme çabası…

Bütün bu açıklamaları evlerinde tutulan %50’ye yönelik elbette… İşte o evlerinde zor tutulan %50’yi temsilen Tophane’ye bir uzanalım. Geçtiğimiz yıllarda Tophane’de bir sanat galerisine düzenlenen saldırıyla gözleri üzerine çeken Tophane, AKP’ye verdiği destekle tanınan bir muhit… T 24’ten Volkan Koç semtin önde gelen “abi”leriyle bir röportaj yapmış. Allah’a inandıkları ve O’ndan korktukları kadar, AKP’ye ve Başbakan’a da inanıp biat ettiklerini söyleyen bu insanlar, Başbakan’dan talimat beklediklerini açıkça ifade etmekteydiler. O isterse Taksim’i dağıtırlarmış. Durum böyle olunca, Melih Gökçek’in de bu ve benzeri kişilere Ramazan konusunda ‘uyarıda’ bulunması, hiç de iyi sonuçlar doğurmaz.

Böylesi bir hassasiyet, oruç tutmayan, yaşam tarzını Ramazan’a göre belirlemeyen her insanı hedefe yerleştirecektir.

Bu biat kültürünün dindarlıkla da birleşmesiyle ortaya çıkan karışım, bütün kaygıların da temelini oluşturuyor. Bugün çok sayıda insanın dillendirdiği “Ramazan geldi, bir şey olmasa bari” türünden kaygı ifadeleri, maalesef bizzat bu ‘dindar’ yönetimlerin eseri… Dine en büyük zararı veren işte bu kutsal değer simsarlığıdır.

Melih Gökçek böylesi bir tahmini “kesin böyle olacak” diye vererek neye hizmet ettiğinin farkında mı? Düzenleyecekleri Ramazan etkinliklerinde herhangi bir gerginlik çıkması için dua mı edecekler? AKP’linin yukarıda bahsettiğim gibi bir biat kültürü varken, herhangi bir iktidar partisi mensubunun bu tip bir açıklama yapması ne kadar mantıklıdır?

Hoş… Biz iktidarın davranış ve sözlerinde mantık aramayı bırakalı çok zaman oldu. Yine de en azından Ramazan ayının kutsallığına inanıyorlar madem, bunun gibi bir çaba içine girip, inanana da inanmayana da şu süreci zehir etmesinler. Daha ne isteyebiliriz ki?

Maalesef ki oruç tutan çoğu dindar insanın, etrafındaki Ramazan’a uygun yaşamayı tercih etmeyen insanları dine saygısızlıkla suçladığı bir ülkede yaşıyoruz. Dini vecibelerini yerine getiren çoğu insan, bunu tercih etmeyen insanları sapkınlıkla suçluyor. İktidar da ‘dindar’ olunca baskı uygulamayı hak görüyor kendine bazıları. Üzerine Melih Gökçek muhalifler hakkında “Ramazan’da olay çıkaracaklar” iddiasını ortaya atınca işin rengi bu Ramazan da kendini gösteriyor ne yazık ki…


Herkes saf duygularla birbirlerinin Ramazan’ını tebrik ederken böyle girilir mi kutsal dediğin kapıdan?

5 Nisan 2013 Cuma

RTÜK Baskıları ve Behzat Ç.'nin Direnişi

Behzat Ç. sadece bir televizyon fenomeni değil. Aynı zamanda üzerindeki iktidar ve RTÜK baskısına rağmen, karakterlerinden taviz vermeyen ilkeli bir televizyon dizisi… Erdal Beşikçioğlu’nun canlandırdığı Başkomiser Behzat, alışılmışın dışında bir polis karakter…
Dizinin polis karakterleri, gerçek hayattaki sistemin ve iktidarın koruyucusu polis profilinin çok dışında... Örneğin 1 Mayıs’ta sivil olarak miting alanında görevlendirildikleri bir bölümde, arabada konu hakkındaki konuşmaları basit ama anlaşılır bir dille sınıf bilinci içeriyordu. “1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı değil mi? Biz de emekçiyiz, hadi biz de katılalım mitinge.” olarak özetlenebilecek bir diyalogdu.
Başka bir örnekte de Hayalet’in gecekondulardaki yıkımlardaki tutumu, Behzat’ın gariban ve yoksulun yanında yer alışı ütopik polis profilleri sunuyordu.
Dizi aynı zamanda derin devlet konusunu başarılı bir şekilde işlemekte, devletin üst makamlarının derin devlet bağlantısını da vurgulamaktaydı.
Bütün bunlar elbette sistemin çarklarında birer dişli olma görevinden memnun olanlar için rahatsız edici özelliklerdi. Bir diğer rahatsız edici özellik ise karakterlerin insana dair hiçbir şeye yabancı olmayışıydı. Yeri geldiğinde küfür eden, hatta kimi zaman bunu sık sık yapan bir toplumda, Behzat’ın küfürleri terbiyeleri alt üst etti (!)
Behzat Ç.’nin küfürleri dışında ‘genel ahlakı zedeleyen’ başka bir unsur daha vardı. İçki… Uzun süren içkili sahneler, RTÜK baskısına maruz kaldı. Cezalar kesildi. İçki şişeleri her ne kadar buzlansa da, sahneler biraz azaldı, küfürler hafifledi.
Ancak baskılar bitmedi elbette. Yine de devam eden içkili sahneler ‘rahatsız etmeyi’ sürdürdü. Gençlere ve çocuklara kötü örnek oluşturmasın diyeydi her şey(!) Güya, devlet gençliğin, gelecek neslin sağlığını düşünüyordu. Genel ahlaka aykırılıksa eğer konu, içki içen insan soyguncudan daha ‘ahlaksız’ olmuş oluyor.
Eğer bir televizyon dizisindeki karakterlerin iyi örnek oluşturma gibi bir zorunlulukları varsa buyurun Leyla ile Mecnun’daki Hırsız Yavuz… Bu sevimli karakter hırsızlığı özendiriyor mu? Bence özendirmiyor. Bir dizi karakteri içki içtiğinde de içkiyi özendirmiyor.
Asıl meselenin dine ters düşmemek olduğunu çok iyi biliyoruz tabii. Hırsızlık da dine uygun değildir elbette. Ama yaşam biçimi ve özgürlüğü kısıtlamak gerektiğinde, içki içme, dövme yaptırma gibi kişisel tercihler dini baskılara daha kolay konu oluyor. Hırsızlık? Yok canım, gerekirse devleti de yönettiriyor İslam coğrafyası hırsıza. Beş vakit namaz kılıyor mu, tüm ibadetleri tam mı? Önemli olan o!
İşte böyle bir ortamda Behzat Ç. baskıların odağında kaldı ve buna rağmen direnç göstermeye devam etti. Hatta RTÜK’ün içki yasaklarına rağmen, her ne kadar şişeler buzlansa da hemen hemen her sahnede içki şişeleri ve kadehler görülmeye başlandı. Behzat Ç. bu sezon son bulacak. İşte bu yüzden giderayak bir keyfime bakayım, diyor. İyi de yapıyor.
İçki üzerinden özgürlük savunması yapmıyorum. Konu şu. İçkinin dinen yasak oluşuyla, içki içmek sağlığa aykırı diye toplumsal bir duyarlılıkla kontrol altında tutulması arasında fark var. Kimse kendini kandırmasın. Eğer bu bir toplumsal duyarlılık olsaydı, gelecek nesillerin sağlığına en büyük tehdit olan hidroelektrik santraller, termik santraller, siyanürlü altın madenleri ve elbette ki geçen yüzyıldan kalma en büyük bela nükleer santral konusunda da toplum sağlığını düşünen bir şekilde davranırlardı, değil mi?

İçki yasağının toplumun sağlığı adına değil, istenen toplum düzenin inşası için gerektiğini çok iyi biliyoruz. Televizyon dizilerine yönelik müdahalelerinde de gençlere kötü örnek oluşturmak olan konu başlıkları, elinden silah düşmeyen karakterlerin olduğu diziler için geçerli olmuyorsa, gençlerin önüne koymak istedikleri örneği çok merak ediyorum.