Spor Haberleri

Köşe Yazıları

denge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2025 Cumartesi

DÜŞTÜM


Düş görüyorum sandım. Aslında düş görmüyormuşum. Halbuki ne kadar gerçekti az önce yem verdiğim kumrular.

 

Kumrular demişken seni hatırladım birden. Evet, hiç bizi kumrulara benzetmediler biliyorum. Belki de bunu istedim ben.

 

Aslında kumrulara benzememiz gerekmezdi. Birbirinden uzak iki kedinin birbirlerine miyavlaması gibi olsak da bana yeterdi. Asla bir araya gelmeyecek o iki tane kedi.

 

Onlardan bir tanesi olmayı yeğlerdim. Sen? Sen diye bir şey yok. Ben bu ömürde yapayalnız olmalıyım. Kendi kendime konuştuğuma göre bir “Sen” varsa dahi, olsa olsa o da “Ben“imdir.

 

Şimdi nereye akıyor acaba? Ne mi? Böyle çok saçma geliyor sana belki. Nereye akıyor derken acaba o dere nereye akıyor diye sormuştum.

 

Bazı dereler hiçbir yere akmayabilir. Hani o durgun sular var ya, hiçbir yere akıyor olamaz.

 

Akıyor olsalar üzerine koyduğum o tüy bir yerlere giderdi değil mi? Gitmiyor. Yıllardır koyduğum gibi duruyor. Ama o derelerin hep bir yerlere aktığı söyleniyor. Garip.

 

Onlardan bir tanesi değil mi o dere? Hiçbir yere akmıyor. Hiçbir yere gitmiyor. O derede her yıkandığında o hep aynı dere.

 

Aynı suda yıkanıyorsun. Ama işte aynı suda yıkanıyor olmak da bir yerde hijyen problemi. Doğru.

 

Hijyen problemi. Hijyen önemli. Evet.

 

Bir önceki hayatımda kumruydum belki. Bak yine konu değişti. Ben ara ara böyle konu değiştiririm.

 

Sen de bilirsin. Ya da hatırlarsın. Ya da asla hatırlamazsın.

 

Hatırlamak istemediğin bir anıyım belki. Bir anı bile değilim. Çünkü anı olsam ben hatırlardım.

 

Kendimi mi unuttum? Yok. Kendimi unutmuş olamam. Eğer kendimi unutsaydım şu anda burada belki var olamazdım.

 

Bak belki dedim. Yine bir şey bilmiyorum. Yine tereddüt.

 

Hep tereddüt ediyorum,  farkında mısın? İşte bu tereddüt bitirdi beni. Ama o dere bir yere akmalı. Belki dünyayı birazcık eğmek gerekiyor.

 

Ama bir dakika! Dünyanın düz olduğunu düşünmüyorum. Şimdi bir de ahmak muamelesi görmeyeyim. Ama olduğum yer düz.

 

O düzlüğü biraz eğebilirim belki. Bütün dünyayı eğmek istemem. Pek uğraşmak isteyeceğim bir şey değil.

 

Olduğum yeri azıcık eğsem belki o dere bir yere akar. Ama nereye eğeceğim de önemli. Şimdi denize doğru eğmek var, dağa doğru eğmek var.

 

Dağa doğru akarsa bir anlamı yok ki. Deniz nerede peki? Aa bir dakika bir pusula olacak bende. E pusula olsa ne olacak ki? Deniz kuzeyde mi, güneyde mi, doğuda mı, batıda mı ne bileyim ben.

 

İşte bilmeyince işler çok karışıyor be. Valla. Bilmek lazım.

 

Kendimi bilmiyorum. Ben şu anda bir düşte miyim? Yoksa düştüm mü? Ha, dizlerimdeki yaralar ondan o zaman.

 

Ben hep çocukluktan kaldı sanıyordum. Ama hâlâ kanıyor olmasına hep içten içe şüpheyle bakmışımdır. Çünkü hâlâ kanıyorsa yenidir.

 

Yani yeni bir düşme izidir bu. Ben ne zaman düştüm acaba? Az önce ayağım kaymıştı. Kafamı mı vurdum acaba? Yok, kafamda bir problem yok.

 

Sadece dizlerim acıyor. E o zaman dizlerimin üzerine düştüm. Yoksa diz mi çöktüm?

 

Yok, ben kimseye diz çökmem. Sana da diz çökmem. E kendime de diz çökmem.

 

E ben kime diz çöktüm? Diz çöktüm mü ya? Yok. İstem dışıdır o, düşmüşümdür evet. Evet, dizlerimin üzerine düştüğüm için çok şanslıyım.

 

Kafamın üzerine düşseydim hâlim berbattı. Hem de yalnız başıma şimdi. Uğraş dur.

 

Ne uğraşacağım ya? Kafamın üzerine düştüysem belki de ölmüşümdür. E öldüysem ben niye uğraşacağım? Peki öldüysem ben niye hâlâ buradayım? Evet, bunlar garip.

 

 

Evet. Nerede kalmıştık? Yok, hiçbir yerde kalmamıştık. Ben bir yerde kalmam.

 

Sadece evimde kalırım ben. Hep arkadaşlarım der yani,  burada kal. Bu saatte eve gitme.

 

Ben o saatte eve giderim. Belki o sırada düşmüşümdür. Evet evet düştüm. Ayrıca ne varmış saatte? Eve gitmenin saati mi olur?

 

Bir keresinde düşüp bileğimi çatlattım, hatırlıyorum. Bak gördün mü? Düş olsa hatırlamazdım. Bu gerçek o zaman.

 

Ben düştüm ve bileğimi çatlattım. Evet. E peki, az önce olan neydi? Biraz önce  bir ışık gördüm ben.

 

Gökyüzünde bir ışık hızlıca gidiyordu. Hani bilim insanları bakıyorlar ya hani bir tane varmış bir cisim, benim gördüğüm gibi hızlıca gidiyormuş. O muydu acaba? Yo, onu ben göremem ki buradan.

 

Ben buradan bakınca hiçbir şey göremiyorum zaten. O ışık neydi o zaman? Karşı evin ışığı mıydı? Karşıda ev yok ki. Karşıda ev var da ışığı yok.

 

Niye ışığı yok evin acaba? Gündüz insan vardı orada. Gece ışıkları mı söndürüyorlar? Niye? E ben de söndüreyim o zaman. Yok yok sonra düşerim.

 

Düşerim kafamı vururum. Ya da dizlerimin üzerine düşerim yine daha yaralar geçmeden. Yaralar geçmeden.

 

Bak yaralar geçmeden işte. Demek ki ben her gün düşüyorum dizlerimin üzerine. Halbuki geçen gün çocukluktan kalma dedim bir arkadaşıma. Nasıl da ısrarla iddia ettim. İddiayı o kazandı sanırım.

 

E peki niye kanıyor dedi. Ne bileyim ben? Kanıyor işte. Kanar.

 

Yara dediğin kanar. E bu kadar kanamaya ben niye kan kaybındır ölmedim? İşte bunlar hep tereddüt. Bunlar hep... Acaba? Acaba öldüm mü ben ya? Ölmüş olabilirim.

 

Çünkü yaşamadığım kesin. Elimizde tek seçenek ölüm. Ölüm.

 

Ama dur. Daha yaşamam lazım. Daha yaşamam lazım.

 

Daha çok düşeceğim dizlerimin üzerine. Daha çok acıyacak. E sonra ne olacak?

 

Aslında birazdan susmam gerekiyor.

 

Neredeyse on dakikadır konuşuyorum. On dakika. Dile kolay.

 

Kısacık bir ömürde on dakika. Boşa geçmiş bir zaman. Olsun.

 

Varsın böyle boşa geçsin. Bak gördün mü? Bu sayede dizlerimdeki yaraların taze olduğunu hatırladım. Hatırladım mı? Yok. Hiç hatırlamıyorum ben.

 

Hâlâ konuşuyorum. Ve ben konuştukça yaralarım kanamaya devam ediyor. Bak sen şu işe.

 

Çok saçma. Aşırı saçma. Büyük saçma.

 


6 Eylül 2013 Cuma

Yaşamın Dengesi Bozulurken

Gün ve gece bile yılda bir kez eşit olabiliyorken, biz insanlar neden birbirimizden farklı yönlerimizi bir üstünlük sayıyoruz? Ve bu üstünlüğü neden egemenlik kurma sebebi olarak görüyoruz? Oysa yazın gün üstün, kışın gece… Onların bu üstünlüğünü dünyanın dönüşleri belirliyor üstelik. Oysa bizlerin üstünlüğünü belirleyen hiçbir doğal faktör yok ki. Biz insanlar birbirimizi tamamlamak için varız. Bir inşaatın çizimlerini zekâsıyla yapan bir mimarın üstünlüğüyle, o inşaatı bitirmek için çalışan işçilerin beden gücü bir eşitlik doğurur. Eğer o işçi yoksa hiçbir çizim hayat bulamaz toprakta. İyiyi iyi yapan zıttı olan kötünün varlığıysa bu evrende hangi canlı diğerinden üstün olabilir?

Bir aslanın ceylanı yakalayıp yemesi onu ceylandan üstün yapar mı? Eğer sadece dışarıdan bakacaksak, evet yapar. Ama bunu doğanın bir dengesi olarak gördüğümüzde iş değişir. Çünkü aslan, ne kadar görünüşte üstün de olsa, onun bu üstünlüğü aç olduğu müddetçe, doğal denge çerçevesinde geçerlidir. Ve bunun adı üstünlük değil, yaşamın devamını sağlamaktır. İnsanlarda iş değişir. Çünkü insanlar hayatının devamlılığını çalışıp para kazanarak, kazandığı parayı da harcayarak sağlarlar. Doğadaki her şeyin dengesi içindeki zincire insan da dâhildir. Fakat insan güç hırsı dediğimiz bir hastalığa yakalandığından bu dengeyi yok sayar. Kendince güçsüz olduğunu düşündüğü diğer insanları yok eder. Yükselmesini canlı bedenlerin üzerinde tırmanarak gerçekleştirir. Sonra da fütursuzca tüketmeye başlar. Doğayı tahrip eder. Kasalarını doldurmak için savunmasız dereleri kurutur. Varlığıyla tüm canlıların nefes almasını sağlayan ve yaşamlarını buna adayan ormanları yok etmeyi ve yerine nefes almaya engel gökdelenler diker. Onlara afili isimler verir. Gücünü perçinler. Oysa dünya dönmektedir. Gün, geceden; gece, günden tek bir dakika çalmazken, insan insandan hayat çalar. Doğaya bile gücünü kanıtlamaya çalışır.

İnsan bilmez. Her din veya her felsefe, insanların eşitliğini işaret eder. Yeryüzündeki her şeyin insanlar için var olduğunu, kaynakların eşit olarak paylaştırılmasını söyler. Kaynaklar eşit paylaşıldığında Somali’de aç kalır mı? Ya da ülkeler birbirine düşman olurlar mı? Peki, kimdir kaynakları tek taraflı kullandıran? Bir suyun başını tutanı üstün sayan? Sistem mi? O sistemi oluşturan insan mı? İnsan bir kere gücü elinde bulundurmaya görsün. İşte o zaman kendine tapınan bulması da çok kolay olur, bu hayat da bu hatalar zincirini tekrarlamaya devam eder. Günü gelir, insanların bu üstünlük sevdası, devletleri yönetme politikası haline de gelir. İşte yüzyıllardır savaşarak birbirini katleden insanlar, egemen olmanın en ilkel metotlarını bugün de uygulamaya devam ediyor.


Artık savaşmak için kendi askerini kullanmadan, insanların birbirleriyle farklılıklarını düşmanlık sebebi olarak onlara dayatarak, güzel insanların birbirini boğazlamasına neden oluyor sistem. Oysa birimiz yok oluyorsa, diğerimizin bir anlamı olmadığını bilmemiz gerekiyor.