Spor Haberleri

Köşe Yazıları

öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2025 Cumartesi

DÜŞTÜM


Düş görüyorum sandım. Aslında düş görmüyormuşum. Halbuki ne kadar gerçekti az önce yem verdiğim kumrular.

 

Kumrular demişken seni hatırladım birden. Evet, hiç bizi kumrulara benzetmediler biliyorum. Belki de bunu istedim ben.

 

Aslında kumrulara benzememiz gerekmezdi. Birbirinden uzak iki kedinin birbirlerine miyavlaması gibi olsak da bana yeterdi. Asla bir araya gelmeyecek o iki tane kedi.

 

Onlardan bir tanesi olmayı yeğlerdim. Sen? Sen diye bir şey yok. Ben bu ömürde yapayalnız olmalıyım. Kendi kendime konuştuğuma göre bir “Sen” varsa dahi, olsa olsa o da “Ben“imdir.

 

Şimdi nereye akıyor acaba? Ne mi? Böyle çok saçma geliyor sana belki. Nereye akıyor derken acaba o dere nereye akıyor diye sormuştum.

 

Bazı dereler hiçbir yere akmayabilir. Hani o durgun sular var ya, hiçbir yere akıyor olamaz.

 

Akıyor olsalar üzerine koyduğum o tüy bir yerlere giderdi değil mi? Gitmiyor. Yıllardır koyduğum gibi duruyor. Ama o derelerin hep bir yerlere aktığı söyleniyor. Garip.

 

Onlardan bir tanesi değil mi o dere? Hiçbir yere akmıyor. Hiçbir yere gitmiyor. O derede her yıkandığında o hep aynı dere.

 

Aynı suda yıkanıyorsun. Ama işte aynı suda yıkanıyor olmak da bir yerde hijyen problemi. Doğru.

 

Hijyen problemi. Hijyen önemli. Evet.

 

Bir önceki hayatımda kumruydum belki. Bak yine konu değişti. Ben ara ara böyle konu değiştiririm.

 

Sen de bilirsin. Ya da hatırlarsın. Ya da asla hatırlamazsın.

 

Hatırlamak istemediğin bir anıyım belki. Bir anı bile değilim. Çünkü anı olsam ben hatırlardım.

 

Kendimi mi unuttum? Yok. Kendimi unutmuş olamam. Eğer kendimi unutsaydım şu anda burada belki var olamazdım.

 

Bak belki dedim. Yine bir şey bilmiyorum. Yine tereddüt.

 

Hep tereddüt ediyorum,  farkında mısın? İşte bu tereddüt bitirdi beni. Ama o dere bir yere akmalı. Belki dünyayı birazcık eğmek gerekiyor.

 

Ama bir dakika! Dünyanın düz olduğunu düşünmüyorum. Şimdi bir de ahmak muamelesi görmeyeyim. Ama olduğum yer düz.

 

O düzlüğü biraz eğebilirim belki. Bütün dünyayı eğmek istemem. Pek uğraşmak isteyeceğim bir şey değil.

 

Olduğum yeri azıcık eğsem belki o dere bir yere akar. Ama nereye eğeceğim de önemli. Şimdi denize doğru eğmek var, dağa doğru eğmek var.

 

Dağa doğru akarsa bir anlamı yok ki. Deniz nerede peki? Aa bir dakika bir pusula olacak bende. E pusula olsa ne olacak ki? Deniz kuzeyde mi, güneyde mi, doğuda mı, batıda mı ne bileyim ben.

 

İşte bilmeyince işler çok karışıyor be. Valla. Bilmek lazım.

 

Kendimi bilmiyorum. Ben şu anda bir düşte miyim? Yoksa düştüm mü? Ha, dizlerimdeki yaralar ondan o zaman.

 

Ben hep çocukluktan kaldı sanıyordum. Ama hâlâ kanıyor olmasına hep içten içe şüpheyle bakmışımdır. Çünkü hâlâ kanıyorsa yenidir.

 

Yani yeni bir düşme izidir bu. Ben ne zaman düştüm acaba? Az önce ayağım kaymıştı. Kafamı mı vurdum acaba? Yok, kafamda bir problem yok.

 

Sadece dizlerim acıyor. E o zaman dizlerimin üzerine düştüm. Yoksa diz mi çöktüm?

 

Yok, ben kimseye diz çökmem. Sana da diz çökmem. E kendime de diz çökmem.

 

E ben kime diz çöktüm? Diz çöktüm mü ya? Yok. İstem dışıdır o, düşmüşümdür evet. Evet, dizlerimin üzerine düştüğüm için çok şanslıyım.

 

Kafamın üzerine düşseydim hâlim berbattı. Hem de yalnız başıma şimdi. Uğraş dur.

 

Ne uğraşacağım ya? Kafamın üzerine düştüysem belki de ölmüşümdür. E öldüysem ben niye uğraşacağım? Peki öldüysem ben niye hâlâ buradayım? Evet, bunlar garip.

 

 

Evet. Nerede kalmıştık? Yok, hiçbir yerde kalmamıştık. Ben bir yerde kalmam.

 

Sadece evimde kalırım ben. Hep arkadaşlarım der yani,  burada kal. Bu saatte eve gitme.

 

Ben o saatte eve giderim. Belki o sırada düşmüşümdür. Evet evet düştüm. Ayrıca ne varmış saatte? Eve gitmenin saati mi olur?

 

Bir keresinde düşüp bileğimi çatlattım, hatırlıyorum. Bak gördün mü? Düş olsa hatırlamazdım. Bu gerçek o zaman.

 

Ben düştüm ve bileğimi çatlattım. Evet. E peki, az önce olan neydi? Biraz önce  bir ışık gördüm ben.

 

Gökyüzünde bir ışık hızlıca gidiyordu. Hani bilim insanları bakıyorlar ya hani bir tane varmış bir cisim, benim gördüğüm gibi hızlıca gidiyormuş. O muydu acaba? Yo, onu ben göremem ki buradan.

 

Ben buradan bakınca hiçbir şey göremiyorum zaten. O ışık neydi o zaman? Karşı evin ışığı mıydı? Karşıda ev yok ki. Karşıda ev var da ışığı yok.

 

Niye ışığı yok evin acaba? Gündüz insan vardı orada. Gece ışıkları mı söndürüyorlar? Niye? E ben de söndüreyim o zaman. Yok yok sonra düşerim.

 

Düşerim kafamı vururum. Ya da dizlerimin üzerine düşerim yine daha yaralar geçmeden. Yaralar geçmeden.

 

Bak yaralar geçmeden işte. Demek ki ben her gün düşüyorum dizlerimin üzerine. Halbuki geçen gün çocukluktan kalma dedim bir arkadaşıma. Nasıl da ısrarla iddia ettim. İddiayı o kazandı sanırım.

 

E peki niye kanıyor dedi. Ne bileyim ben? Kanıyor işte. Kanar.

 

Yara dediğin kanar. E bu kadar kanamaya ben niye kan kaybındır ölmedim? İşte bunlar hep tereddüt. Bunlar hep... Acaba? Acaba öldüm mü ben ya? Ölmüş olabilirim.

 

Çünkü yaşamadığım kesin. Elimizde tek seçenek ölüm. Ölüm.

 

Ama dur. Daha yaşamam lazım. Daha yaşamam lazım.

 

Daha çok düşeceğim dizlerimin üzerine. Daha çok acıyacak. E sonra ne olacak?

 

Aslında birazdan susmam gerekiyor.

 

Neredeyse on dakikadır konuşuyorum. On dakika. Dile kolay.

 

Kısacık bir ömürde on dakika. Boşa geçmiş bir zaman. Olsun.

 

Varsın böyle boşa geçsin. Bak gördün mü? Bu sayede dizlerimdeki yaraların taze olduğunu hatırladım. Hatırladım mı? Yok. Hiç hatırlamıyorum ben.

 

Hâlâ konuşuyorum. Ve ben konuştukça yaralarım kanamaya devam ediyor. Bak sen şu işe.

 

Çok saçma. Aşırı saçma. Büyük saçma.

 


25 Mart 2015 Çarşamba

Kendi e-kitabım Dengesiz Öyküler sebildir a dostlar!



Bir şey üretmek için can atan bünyem, yine yeni bir şey üretmeyerek eskiden ürettiği bir şeylere yeni ambalaj yaparak yoluna devam ediyor. İşin özü yeni öykü yazamadım, ama yeni öykü yazabilmek için motive olacağım bir çalışma başlattım. Bunun için iki gündür bilgisayar başında e-kitap hazırlama çalışmaları yapıyorum. Zahmetli bazı yollar buldum. Ama adı üstünde zahmetli… En sonunda bulduğum bir internet sitesi yardımıyla hızlıca bir e-kitap oluşturdum. Sayfa düzenini sağlamak adına daha çok çalışmam gerek. Hatta ben dozu yükselttim. Sadece şiir, öykü, deneme ya da roman değil… Haftalık dergi de çıkaracağım. Vallahi! Adını da şimdiden duyuruyorum. Haftalık Gülten…

Yedi öykülük bir e-kitap… İçinde gerilim var, mizah var, dram var… Her bir şey var. Kısa bir kitap denemesi oldu.

Doğanın Dengesi e-kitap Bu linkten kitaba ulaşabilirsiniz. Epub uzantılı dosyayı destekleyen herhangi bir bilgisayarda olduğu gibi, akıllı telefonunuzda ve tabletinizde de izleyebilirsiniz. Hatta Google Play kitaplığına ekleyerek diğer kitaplarınızın yer aldığı sanal kütüphanenizde de saklayabilirsiniz. Sebildir a dostlar…



20 Eylül 2013 Cuma

Mumyanın Sırrı

Bir kasım ayında kentin dış mahallelerindeki bir şantiye yerinde kazı sonucu bulunan tabut ve içindeki manzara, kenti korkuya düşürdü. Tabutta mumyalanmış bir ceset vardı. Papaz kıyafetli ceset, hemen özel ekiplerce incelemeye alındı. Bu olay her ne kadar yetkili makamlarca gizli tutulmak istense de kazı sırasında orada bulunanlarca çoktan görüntülenip sosyal medya aracılığıyla dünyanın gözünün önüne gelmişti bile. Ve hatta kısa sürede izlenme rekorları kırarak dünya basınında yer bulmaya başlamıştı.

Herkes, kendi meşrebince durum değerlendirmeleri yapmaktaydı. Uzun yıllar bilinmeyeni, esrarengiz olayları incelemeyi kendine iş edinmiş Emir de çoktan kollarını sıvamıştı. Bu gibi olağandışı durumlarda televizyon programlarınca ulaşılması en kolay noktada bulunması, ona hep kısa süreli şöhret kazandırmıştı. Bunu da açık söylemek gerekirse, emrivaki ile sağlardı. Ama bir şekilde faydasını görerek medyada yerini bulurdu. Emir, hep bu umutla yaşardı. Uçan daire görüntüleri, mezarlıklardaki hayalet gözlemlemeleri, türbelerdeki ışık yoğunlukları, fotoğraflardaki hayalet siluetleri ve pek çok benzer konu onun ilgi alanıydı. Gaz sancısı çeken bir adamın bile içine cin girmiş olabileceğinden kuşku duyacak kadar da kaptırırdı kendini.

Emir vakit kaybetmeden mumyanın bulunduğu semte gitmiş, araştırmaya başlamıştı. Görgü şahitleriyle konuşup bilgi toplamaktı niyeti. Semtte ortak bir korku mevcuttu. Ancak bir yandan pek çok kişi de mübarek şahsiyetlerin semtlerini koruduğuna ve hatta pek çoğu da onların soyundan geldiğine inanmaktaydı. Bir muskacı çoktan dergâhını kurmuştu bile. Emir de oraya vardığında kazı çalışmaları nedeniyle inşaatı durdurulan ve tel örgülerle çevrilen alanı etrafına bez parçaları bağlayanları ve mum dikenleri görmüştü. Etraf evlenmek için dua eden bekâr kadınlarla, çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerle doluydu. Bir ayine dönüşen toplantılara zaman zaman güvenlik güçleri müdahale ediyordu.

Emir'in herkesten ortak olarak duyduğu hikâye şöyleydi. Zamanın birinde herkese yardım eden bir zat varmış. Gökten nimet indirirmiş. Açları doyururmuş. Halkı korurmuş. Çok güçlüymüş. Önünde dağ olsa duramazmış. Bir tokadının sesi günlerce çınlarmış. Günün birinde kral çok kızmış. Müslüman olan bu zatı öldürmüş. Ona papaz kıyafeti giydirip gömmüş. Ama hikmetin sual olunmaz zatın bedeni hep taze kalmış. Ve belli zamanlarda mezarından çıkıp yardımlarına devam etmiş. Ölümsüzmüş aslında. Çok yakında tekrar dirildiğinde herkes görecekmiş.

Anlaşılan hiç kimse mumyalama yöntemleriyle cesedin yüzyıllarca çürümeden kalabileceğini düşünememişti. Ancak böylesi Emir için de daha heyecan vericiydi.

Emir birebir ziyaretlerine muskacının evinde gerçekleştirmek istedi. Muskacı çok meşgul olmasına rağmen onu kabul etti. Kapı ağır ağır açıldı. Emir kısa bir tereddütle içeri girdi. Işığın zor girdiği bir evdi burası. Aydınlatmaya yardımcı olacak bir gaz lambası ve birkaç mum oturdukları sedirin önündeki sinide yanmaktaydı. Odada keskin baharat kokusu hâkimdi. Duvarda eski yazılar, Emir'in Kuran-ı Kerim'den alıntılandığını sandığı pek çok hat sanatıyla yazılmış çerçeveli yazılar mevcuttu. Ara ara da eski aile fotoğrafları serpiştirilmişti. Muskacının bir süredir sakallarını sıvazlamak dışında hiçbir şey yapmadan gözlerini kapamış, bir şeyler mırıldandığını fark etti "esrarengiz olaylar uzmanı" Emir. Birden gözlerini açtı adam ve konuşmaya başladı. Emir hafifçe irkilip adamın sözlerine kulak kabartmaya başladı.

"Sor bakalım, ne soracaksan. Seni dinliyorum delikanlı" dedi davudiye yakın bir ses tonuyla. Kafasındaki takke sanki doğumundan beri varmış gibi görünüyordu. Emir gözlerini adamın kafasında çok fazla tutmadan bakışlarını aşağı indirip konuşmaya başladı.

"Hocam, şu mezardan çıkan papaz kıyafetli zat konusunda konuşmaya geldim."dedi.

Muskacı başını belli belirsiz aşağı yukarı salladıktan sonra konuşmaya başladı. "Soyundan geldim ben O'nun. O hep ziyaret etti beni. Mübarek elini verdi. Halkına yardım etme görevini bağışladı bana. Hep söyledim. Dedim ki ben muskayı yazıyorsam vardır bir hikmeti. İnanmayanlara da bu ders oldu. Çıktı işte mübarek ortaya. Ve uyanınca ben göreceğim o kazıları yapan adamları."

Hoca efendinin kendini bu soy meselesine ne kadar çok kaptırdığını fark edince gülmemek için zor tuttu kendini Emir. Sonra "sen çok mu farklısın?" dedi içinden bir ses Emir'e.

"Arkeologları mı?" dedi Emir.

"Her ne karın ağrısıysa. Neymiş, mumyaymış. Neymiş, ölüymüş. Ölmez, efendi! Böyle zatlar ölmez! Ölür mü?"

"Ölmez mi?" demek istedi Emir. Ama o da buna inanmak istiyordu. Kariyeri için çok önemli bir durumdu. Artık daha çok ciddiye alınacaktı Emir. Muskacı devam etti.

"Bu zatlar Allah yolunda yürürler. Ölürler mi hiç? Mumyaymış. Firavun mu bunlar? Kâfirler öldürdüklerini sanıp giydirmişler papaz kıyafetini. Dalga geçmişler resmen. Tövbe. Ölmez efendi. Ölmez."

Adam "ölmez" diye sürekli tekrarlamaktayken Emir müsaade isteyip oradan uzaklaşmak için ayağa kalktı. İçerideki koku başını döndürmeye başlamıştı. Ve yeteri kadar şey öğrenmişti. Ah keşke oralarda olsaydı tabut çıktığında, o görüntüleri kendi çekebilseydi.

Emir yeterli bilgi aldığını düşünmekteyse de birkaç kişiyle daha konuşmaya karar verdi. Sonra internet üzerinden televizyon programlarına katılma talebi gönderecekti. Davet edilmesinin an meselesi olduğundan emindi. Öyle de oldu.

Önce hatırı sayılır bir televizyon kanalının sabah programına katıldı. Konuklar arasında bir tarihçi, bir din adamı vardı. Sunucu kadın ilk sözü tarihçiye verdi.

"Kemal Bey, bu olay hakkında ne söyleyeceksiniz?"

"Şimdi efendim, bildiğiniz gibi eski tarihlerde cenazelerin soğuk odalarda muhafazası mümkün olmadığından insanlar ölülerini farklı metotlarla mumyalamışlar. Mısır firavunlarındaki mumyalama işleminin amacının aksine bu yol, kişilerin cenazelerini gömene kadar geçen sürede, çürümeyi engellemek için genel olarak kullanılan bir yöntemdir. Burada gördüğümüz durum da bunu işaret ediyor."

"Peki, ama neden bu kadar uzun zaman sonra bulundu?" diye sordu sunucu.

"Cesedin bulunduğu bölge daha birkaç hafta öncesine kadar ağaçlık bir alandı. Orada eski bir mezar olabilir. Şantiye için ağaçlar kesilip kazılar olunca ortaya çıkması kaçınılmazdı."diye cevapladı adam.

Sunucu kadın diğer konuklarına soruyu yöneltmeden önce sorusunun hazırlığını yapmak adına konuşmaya başladı. "Cesedin papaz kıyafetli oluşu da çok ilginç bir durum. Bu konuda ilçe müftüsü Sayın Abdullah Sergül Bey'in ne düşündüğünü merak ediyorum."dedi.

Müftü konuşmaya başladı. "Şu söyleyeceklerimin altını iyice bir çizin isterim. Cesedin Hıristiyan olmasını çürümemesinin sebebi olarak düşünenleredir sözüm. İslam dini en son dindir. Ve en mükemmelidir. Diğerlerin hükmü kalkmıştır. Peki, neden çürümemiştir? Şundandır efendim. Sapkınlığının sonucu olarak Cenab-ı Allah tarafından lanetlenmiş olabilir. Orada burada onun mübarek bir zat olduğunu söyleyenler de sapkınlıkta bulunmaktadır."dedi son sözünün üstüne basa basa.

Emir işinin çok zor olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bir tarafta bir bilim adamı, bir diğer tarafta da din adamı vardı. Ve söyleyecekleri ikisini de memnun etmeyecekti. Zaten stüdyoya gelip tanıştıklarından beri ikisi de ondan pek hoşlanmadığını bakışlarıyla ve ses tonlarıyla göstermişti. Ne de olsa o tarihçinin gözünde de din adamının gözünde de cahil kategorisinde değerlendirilmekteydi.

Konuşma sırasının Emir'e gelmesi kaçınılmazdı elbette.

"Emir Bey, Türkiye sizi her esrarengiz olaydan sonra yapılan televizyon programlarından çok iyi tanıyor. Bildiğim kadarıyla siz, söz konusu yere giderek bazı araştırmalar yaptınız. Neydi orada gördükleriniz? Neler konuşuluyor?" diye sordu Emir'e sunucu kadın.

"Öncelikle bu fırsatı bana verdiğiniz için teşekkür ederim." dedikten sonra yutkundu ve birkaç saniye düşünme süresi kullanıp devam etti. "Benim oradaki izlenimlerim çok farklı. Bu mezardaki zatın hastalıkları iyileştirdiğini, felçlileri ayağa kaldırdığını söylüyorlar. Oradaki halk çok saygı duyuyor. Papaz kıyafetini ise onun bu iyiliklerinden rahatsızlık duyan kralın onu öldürtüp giydirdiğini söylüyorlar." Sözünü tarihçi profesör kesti.

"Hangi kaynağa dayanarak söylüyorlar bunu?" diye araya giren tarihçinin sorusunu cevap gelmeden müftü araya girdi.

"Böyle rivayetler hurafedir. Elbette vardır geçmişte böyle zatlar. Ama her ölen çürümedi diye böyle şeyler uydurmak sapkınlıktır." Müftü, geçmişteki evliyalarla ilgili kısa bir bilgilendirme konuşması da yapmayı ihmal etmedi.

Emir bu din adamının 'sapkınlık' kavramına bu kadar takılmasından rahatsız olmuştu. Kendini tutamadı.

"Hocam, size saygım büyük. Ama oradaki insanlarla ben konuştum. Hepsi aynı görüşte."dedi ve muskacıdan bahsetmek üzereyken üzerine daha fazla gelinmesinden çekinip vazgeçti.

Program, reklam arasına girdiğinde bir haber daha geldi. Kazı çalışmaları sırasında toprak altından yedi tabut daha çıkmış, yine içlerinde papaz kıyafetli cesetler bulunmuştu. Hepsi diğerlerinde olduğu gibi mumyalanmış haldeydi. Reklam bittiğinde haberin son dakika olarak duyurulmasını izlediler. Konuşmalar başladığında ise yine aynı sözler tekrarlanıyordu. Tarihçi tarihteki örneklerden, din adamı sapkınlıklardan, Emir ise halkın efsanelerinden bahsediyordu. Sunucu defalarca arada kalmanın sıkıntısını yaşıyor ve zaman zaman da kontrolünü kaybedip sinirlenme belirtisi gösteriyordu. Ancak yine de ustaca durumu idare etmekteydi.

O sırada reji odasında gelen telefonları yayına alma telaşı vardı. Kazı çalışmalarının başındaki arkeolog Can Tezcan bağlanmak istemekteydi. Telefonu açan stajyer kız "bir dakika efendim" diyerek telefonu beklemeye aldı. Yönetmenin yanına giderek arayan kişinin söylediklerini iletti. "Hocam, arayan kişi arkeolog, kazı çalışmalarının başındaki kişi. Diyor ki durum orada konuşulandan çok farklı. Hatta üzerinde yazılar olan taş bir tablet çıkmış kazıdan. Çeviri için bir yerlere gönderilmiş. Neresiydi unuttum." Yönetmen kızın sözünü kesti.

"Tamam, kızım, beklemeye devam etsin. Şu anda başka bir bilgiye ihtiyacımız yok. İzlenme rekoru kırıyoruz şu dakikalarda.  Bir süre sonra telefonu kapat. Yine ararsa aynı şeyi yap. Eğer telefon bağlayacaksan, sinirli izleyiciler seç." dedi yönetmen. İşin aslı buydu. O kadar çok izleniliyordu ki anlık raporlarda görüldüğü üzere. Hiç kimsenin suyu bulandırmasına izin veremezlerdi şu anda. "Bırakalım, oyalansınlar." diyordu içinden yönetmen.

Can Tezcan birkaç kez daha arasa da aynı şekilde beklemeye alınıp her defasında hatlarla ilgili sorun olduğu konusunda ikna edilmeye çalışıldı. Ancak arkeolog durumun farkındaydı. Ve buna inanmadı hiçbir seferinde.
Yeni cesetlerin çıkması üzerine tartışma daha da büyümekteydi. Televizyonlarda bu konu reyting rekorları kırarken, söz konusu semtin halkı da yeni muhteremleri sahiplenmeye başlamıştı bile. Yeni muskacılar türemiş, semtte bu konuda ciddi bir rekabet başlamıştı. Kampanya yapanlar bile vardı. Komik değil mi? Bütün o zatların tamamının akraba olduğunu ve onların soyundan geldiğini söyleyip geri kalanların sahtekâr olduğunu söyleyenlere de diyecek söz yoktu. Emir yine programdan programa koşuyor, aynı dallarda farklı konuşmacıların olduğu stüdyolarda ter döküyordu. Can Tezcan ise her yeni yayına bağlanma talebi karşısında elle tutulmayacak mazeretlerle geri çevriliyordu. Kimse Can Tezcan'ın adını bile duymuyordu hatta. Konuyu incelememiş ama yine de bir şekilde uzman konuklarla televizyon dünyası çalkalanıyordu. Can Tezcan'ın sözlerine yer veren yabancı yayın organları da yok sayılıp ciddiye alınmıyordu. Halk, televizyonlarda inanılması güç bu durumun izleyicisi olmaya devam ediyordu. Ve inanılması istenene inanıyor, gösterilenin ötesine bakması engellenirken çaresizliğinin bile farkında olmadan izlemeye devam ediyordu.

Peki, Can Tezcan ne demek istemişti? Bunu sadece birkaç kişilik azınlık biliyor, etraflarındaki insanlara gerçeği anlatmak istedikçe dışlanıyordu. Mezar semtin ahalisi yeni muskacılarının kapısında kuyruk olup şifa beklerken gerçek neydi? İnsanlar ne zaman öğrenecekti bunu?

Emir katıldığı televizyon programlarında kanıtlar öne sürüyordu artık. Elinde felçli bir kadın fotoğrafını "işte bu öncesi" aynı kadının gülümseyen ve ayaktaki fotoğrafını "bu da sonrası" diye gösterip şifa dağıtımının boyutlarını gösteriyordu. Stüdyodaki tıp doktoru konuklar "olur mu öyle şey?" diyor, tıbbi açıklamalar yapıyordu. Emir ve aynı furyaya katılmış pek çok bilinmeyenin peşinde adam da bilimin kaybettiğini iddia etmeye başlamış, şifacıları yüceltmeye girişmişti. Ve hala arkeolog kimsenin umurunda değildi.

Emir'in katıldığını programın saatinde başka kanalda mutlaka bir benzeri yer alıyordu. Hepsi de benzer kanıtlar öne sürme yarışındaydı. Mezar semtteki muskacı-şifacı rekabetinin bir benzeri de televizyonlarda gerçekleşiyordu. Kimi din adamları, dini kitapta yeri olduğuna işaret edip oluşan kamuoyunun tarafında yer almayı tercih ederken kimisi de böyle bir şeyin olamayacağını ısrarla vurgulamaktaydı. Herkes ikiye bölünmüştü. Pek çoğu ise artık pes edip konuşmamaya karar vermekteydi. Ancak Emir ve diğerlerinin enerjisi her geçen gün artmaktaydı. Yeni kanıtlar öne sürüp halkı peşlerinden sürüklemeye kararlıydılar. Ancak nereye kadar gidecekti bu? Gerçek ne kadar yıl kalırdı toprağın altında?

En sonunda Can Tezcan'ın çabaları sonuç verdiğinde çok zaman geçmişti.  Arkeolog da gerekli bütün bilgileri incelemelerini tamamlayarak oluşturmuştu. Ciddi bir haber kanalına çıkacağı bilgisi kısa sürede yayıldı. Artık gerçekleri insanlara ulaştıracaktı Can. Herkes rahat bir nefes alacaktı. Gündemi bu kadar uzun meşgul eden bu olayı bir saatlik bir programda aydınlığa kavuşturacaktı. Halkı uyutma aracı haline gelmiş bu olayın tüm detayları ondaydı. Bunu bütün bu suyu bulandıran kesim biliyordu zaten.

Bu habere en çok Emir üzüldü. Çünkü Emir de biliyordu gerçeğin gizli tutulduğunu. İşte bu yüzdendi onun şöhreti. Artık şöhreti yavaş yavaş ortadan kalkacaktı. Yine de beklediğinden uzun sürmüştü ya, neyse.

Arkeologun televizyona çıkacağı haberinden sonra tüm televizyon programı davetleri adeta bir bıçak gibi kesilmişti. Bu arada oynadığı bir reklam filmi ise tek kazancı olarak kalmıştı. Ah biraz daha devam etseydi. Belki bir sinema filmi projesi bile gelecekti önüne. Hatta kendisi bir senaryo yazmaya başlamıştı. Ah biraz daha dayansaydı Can Tezcan. Su er geç yolunu bulurdu nasılsa. Bekleseydi biraz, belki Emir de sonunda bir baltaya gerçek anlamda sap olmayı başarırdı. Öyle ya da böyle. Ne duymak istiyorsa insanlar, onu söylüyordu o. Suç muydu bu? İnsanların ortalamasını biliyor olmak, nabza göre şerbet vermek hata mıydı yani? Ne çok insan vardı oysa böyle yaşayan? Ne vardı gerçeğin peşinde bu kadar koşturacak? Adam sen de!

"Soyadın gibi tez canlısın be dostum!" diye mırıldanıyordu televizyon karşısında onun çıkacağı programı beklerken. İçten içe kızgın ve yine de merakla Can Tezcan'ı bekliyordu. Ve şöhretinin kısalığına yanıyordu sessizce.

Program bir saat sürmüştü. Çıkan mumyalanmış cesetlerin sırrı çözülmüş, cesetlerle birlikte çıkan taş tablet de deşifre edilmişti. Latin alfabesi kullanılmıştı. Sanılanın aksine çok eski dönemlere ait de değildi. Can Tezcan aynen şu konuşmayı yaparak olayı aydınlığa kavuşturmuştu.

"Mumyalar, Osmanlı döneminin son yıllarında gömülmüş. İnsanlar önce öldürülmüş ve cesetler ceza olarak mumyalanmış. Onlara papaz kıyafeti giydirilmiş. Cezanın gerekçesi ise bu kişilerin imparatorluğa ve sisteme karşı başkaldırmış olmaları. O günlerin derin devleti tarafından, gözdağı maksatlı olarak gerçekleşen bu cinayetler, tarihin önemli siyasi cinayetleri olarak görülmelidir. Çok daha önemlisi, tablette yazanlar. Tablette 'devletine başkaldıranlar zındıktır. Allah tanımazdır. Onlar cezalarını çekerken geleceğin Osmanlı torunları da bunu bileceklerdir. Bileceklerdir ve günün birinde itaat etmeleri ve sinmeleri için ölmeye ihtiyaçları olmayacaktır' Tablet bize, gerçekleri değil yalanları seven, onlarla yaşamayı tercih eden toplumu işaret ediyor. Ancak bir şey daha öğretiyor. Bu çok önemli. Gerçeklerin üzerini sonsuza kadar örtemezsiniz. İşte buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, bence bu."

7 Eylül 2013 Cumartesi

Karlı Bir Gecede Başlamıştı Her Şey

Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Ve ben bu karlı günün gecesinde ilham gelmesini bekliyordum. Bir şeyler çizmeliydim. Yeni başlamıştım zaten bir şeyler yazıp çizmeye. Sık gelmeliydi ilham. Oysa ilk zamanlar çıkmazdı benden. İki cümle söyler, kurtarırdı bir haftayı. Yerdi, içerdi; ses etmezdim. Niye gelmiyordu ki şimdi?

En sonunda sokağa çıkıp hava almaya karar vermiştim. Çıktım. Evin arka sokağı yokuştu. O yokuşu inerken sürekli düşmekteydim. Bir yandan da yağan kar görüş mesafemi kısaltmaktaydı. Ama abartılacak bir şey yok. Sonuç itibariyle Moskova'ya iniş yapan bir uçağın pilotu değildim. Ancak bir süre sonra öyle bir kaydım, o kadar sert düştüm ki, popomdaki ağrıyı sana tarif edemem, göstermek gibi olur. "Ahhh ulaaaaan! Ah veletler bütün gün kaydınız, buz pisti gibi yaptınız, neredeyse doksan derece açılı bu yokuşu." diye mahallenin çocuklarını gıyabında azarladım bunun üzerine. Hızımı alamayarak gözüme gözüme yağan kara da sağlam bir fırça çektim. "Siz de yağacaksanız yazın yağın be. Kışın dedem de yağar." Kar tınmadı bile. Ancak yaptığım gürültünün neticesinde birileri rahatsız olmuş, içlerinden biri bir yerlerden bağırmaya başlamıştı. Hemen yanındaki eski evin camından, en az ev kadar eski bir adam sesleniyordu. "Ne bağırıyorsun oğlum? Manyak mısın? Saat kaç biliyor musun?"

Adam gerçekten saati merak etse herhalde sokaktan birinin geçmesini hatta gürültü yapmasını beklemezdi, diye düşündüm. Aklıma da oturaklı bir laf gelmeyince sadece özür diledim. Ah ulan ilham... Gelseydin, bunu yaşamak zorunda kalmayacaktım. 

Neyse... Artık yürümenin mümkün olmadığını fark etmiştim. Ve yuvarlanmaya karar verdim. Ancak kısa bir süre sonra yokuş bitmişti. Yeni bir yokuş başlıyordu ama işte. O da doğal olarak çıkış gerektiriyordu. Yukarı doğru yuvarlanamayacağımı, o güne kadar edindiğim fizik bilgisi sayesinde biliyordum. Ancak sürünebilirdim. Süründüm de. Neyse ki tırmanış bitmiş, Karadeniz'in azgın sularına bakan tepeye ulaşmıştım. "Hey gidi, Kazım Usta hey..." dedim şöyle içli içli. Sonra da "Kazım Usta da kim? Tanımıyorum ki böyle birini." diye kendimi yalanladım. Soğuktan ve yorgunluktan ne dediğimi, ne düşündüğümü şaşırmıştım. Saat de çok geç olmuştu. Ben diyeyim; iki, siz deyin; iki yirmi beş, onlar desin; saatimiz yok, biz bilmeyiz… Uzar gider.

Biraz başımı kaldırıp etrafı izlemeye başladım. Rus klasikleri gibi yetmiş beş sayfa betimleme yapmaya niyetim yok. Zaten çok soğuktu. Öyle böyle değil... Çişim gelse (idrar çok bilimsel bir ifade, bu da çok amiyane... Ne yapayım arada kaldım.) yapamazdım. Güney bölgelerim buzul çağ yaşıyordu; o kadar söyleyeyim. Daha açık olamam.

Birden bir farklılık oldu etrafta. İçimi korku ve endişe kapladı. Beyaz bir ışık gökyüzünden aşağıya iniyordu. Uzaylılar gelip, beni kaçıracaktı. İçime bir yaratık cenini yerleştireceklerdi. Taşıyıcı anne olacaktım. Zor bir doğum olacaktı. Yaratık doğacak, doktor, hemşire demeden telef edecekti koca doğumhaneyi. Ne yapalım? Evlattı, candı... Dur be, dedim kendime. Aklıma kötü fantastik senaryolar getirme, diye kendimi azarladım. İçimdeki ben çok paranoyaydı.

Işık yavaş yavaş yaklaşık 3 metre önümde yere inmişti. "Ulan, yoksa kayıp düştüğümde öldüm mü ben?" diye içimden geçirdim. Sonra birinin sesini duydum. "Tırsma, tırsma! Bekliyordun ya, geldim işte."

İlhamdı bu!

İlham, kendini yere indiren ışığın küçülmesini bekledi. Yerden alıp cebine koydu ışığı.

"Ne bu hal? Bir havalar var sende. Özel ışıklarla geliyorsun." dedim

"Eeee oğlum, karşında hayal dünyasının en büyük ilham şirketinin yönetim kurulu başkanı duruyor." dedi gururla ceketini düzelterek.

Çok sevinmiştim bu habere. Ama bir yandan da üzüldüm. Gelmezdi artık bu adam bir amatörün ayağına. Anlamıştı İlham derdimi.

"Sakın endişelenme. Seni bırakmam. Hayat boyu yanında, gelişimini takip edeceğim.

Sevindim bu habere. Ama asıl mesele biraz da bugünkü üretim kabızlığımdı. Ona ne çizeceğimi sordum. Fikri neydi, acil almalıydım. Çünkü donuyordum kardeşim!

"Güç, içinde... Ne yapacağını içinde bulacaksın..." Daha birçok şey söyledi. Aslansın, koçsun, şusun, busun.
Gülümsedi, omzumu kavrayıp beni kucakladı ve ışığına binip uzaklaştı. "Hoşça kal" diyebildim. "Ne oldu şimdi? Bunun için mi aidat ödüyorum ben bu hayal dünyasına?" diye içimden söyleniyordum. Geri dönmek için yola koyuldum. Ne yapacaktım? Tabii ya... Bu olayı yazacaktım işte. Ondan gelmiştim buraya. Beni buraya ilham çekmişti. Ah  ilham... Yine yapmıştı yapacağını. Çizeyim diye çıktığım yolda yazacağım malzemeyi vermişti işte. Bu yönetim kurulu meselesi de kolpadandır şimdi. Neyse...

Eve geldim hikâyeyi yazdım. E bu da o zaten. Hala yazıyorum. Uyudum. Rüya gördüm. Rüyamda rüya görüyordum. O rüyada ne gördüğümü görecek kadar derin uykunun adı ölüm olabilir. Neyse ki görmedim.

Ama bu hikâye bitmeli artık, sıkıldım.