Bir süredir çok yoğunum. Bir yıldan fazladır diyebilirim. Müziğin hayatımdaki yeri azaldıkça yerine geçenlerin sayısı arttı. Biri altyazı işiydi. O hayatımı devam etmemi sağlayan ve diğer planlarımı finanse eden önemli bir yönüm.
Geçtiğimiz bir yıl içinde iki öykü kitabı çıkardım ama pek satmadılar. İnsanı yazmak konusunda motive eden şey yazdıklarını çok kişinin okuması mıdır? Yok. En azından benim için öyle değil. Radikal Blog zamanında blogdaki en çok okunan birkaç yazardan biriydim. Toplam okuyucum 2 milyona dayanmıştı. Blog dışındaki mecralarda hayranlarım kadar, düşmanlarım da boy göstermeye başlamıştı. Ajan olduğumu ima edenler, Radikal'in torpillisi olduğumu iddia edenler, sahte tıklanmalarla okuma sayısını yükselttiğim yalanını yayanlar... Öyle böyle değildi. Basit bir blog yazarı olarak bile bazı kötü niyetli insanlar güruhunun hedefine yerleşebiliyorsunuz. Bir gece ansızın gelip cezamı keseceğini söyleyenler bile vardı. Neyse...
Birden bire başlayıp birden bire popüler olmak... İlginç... Uzun bir süre Radikal'i internette takip edenlerin özellikle tanımak istediği birine dönüşmek... "Siz Doğanın Dengesi misiniz?" "Evet." "Severek takip ediyoruz."
Radikal kapanmadan çok önce blog yazarlığım sinir bozucu bir mahkeme süreci yüzünden bitiverdi. Süreci çok detaylı anlatmayacağım. Yazmaktan soğuduğum ve dahi pek çok şeyden koptuğum bir süreçti.
Blog yazarlığının bitişi, kendi blog sayfamın popülerliğini yitirişi, Avarel Evren adıyla yeniden çıkış yakalamaya çalışmam ama başaramam...
Şimdi ise yeniden var olmaya çalışıyorum. Yazacak çok şey var. Yeni öyküler kafamda şekilleniyor. İkinci üniversite olarak okuduğum Radyo- TV Programcılığı iyi gidiyor. Öğrenmeye, öğrendiğimi hayatımla ilişkilendirmeye sevdalıyım hâlâ. Sonra daha çok okuyorum. Okudukça da yazdıklarımın önemsizliği fikri kaplıyor yüreğimi. Diyorum ki Leguin gibi yaratamayacaksan, Sabahattin Ali gibi sözler edemeyeceksen, Yaşar Kemal gibi, Edgar gibi iz bırakamayacaksan yazma. Elindeki kalemi yavaşça yere bırak ve ölümü bekle usulca.
Sonra bu umutsuzluğu sert bir şekilde bırakıyorum yere. Başlıyorum yazmaya. Gerçekçi olmak gerekirse ben başarılı bir yazar değilim. Katıldığım irili ufaklı öykü yarışmalarında görünmez oluşum, kitabımın yakın çevremde bile yayılmaması bir başarısızlık. Ama ben başarıya giden yolun olabildiğince çok başarısız olmaktan geçtiğini biliyorum. Hayatımda bugüne kadar yaşadığım mucizevi kırılmaların bu konuda da yaşanacağına inancım tam.
Her şeyden önce "yazmazsa ölecek" hastalığına yakalanmışım. Ölmemek için yazmaya devam.
Spor Haberleri
Köşe Yazıları
yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Mayıs 2019 Cuma
17 Aralık 2014 Çarşamba
Güvercin Hüznünün Öğrettikleri
İnsan niye küser ki? Bir insana
küsmenin gerekçesi olabilir elbette. Küsmek kavramı negatif olduğundan iyi bir
şey sayılmaz. Ama birine küsmenin meşru zeminini kurabilirsin.
Ancak birine küsüp başka bir
eyleme de eşzamanlı küsmek ne ola ki? Örneğin ben bir davada benim yanımda yer
almadığı için Radikal Blog’a küsüp yazmayı bıraktım. Bunun haklı bir yanı yok.
Radikal Blog’a olan kızgınlığımın
gerçekçi sebepleri var tabii.
Kendimden bahsettiğim yazı sayısı
çok azdır. Ancak bazı önemli gördüğüm dönüm noktalarında bazı yaşanmış notları
aktarmayı severim.
Yeniden yazı serüvenine eskisi
kadar yoğun olmasa da başlamadan önce, azıcık kafanı şişireyim dedim.
Estağfurullah dediğini duyar gibiyim. Neyse sulandırmayayım.
Yıkmak, yok etmek, o kadar kolay
ki… Bunu ilk idrak ettiğimde daha altı yaşındaydım. Evin arka odasının
penceresine bir güvercin yuva yapmış ve oraya yumurtlamıştı. Bense bu manzarayı
izlerken içimdeki dürtüye engel olamamış yumurtayı incelemek istemiştim.
Güvercin orada değilken yumurtayı aldım ve elimde hafifçe sıkmış olmama rağmen
yumurta kırılıverdi. Parmaklarımdan vücuduma bir acı yayıldığını hissettim. Bir
anayı evlatsız bırakmıştım.
Altı yaşında olmak bir bahane
değildi. Söz konusu bir candı. O güvercin o güne kadar güvenli olduğunu
düşündüğü pencere önümüzden yuvasını karşı apartmana taşımıştı. Güvercinin acılı
ötüşü hala kulaklarımda… O günkü döktüğüm gözyaşını hiçbir zaman dökmedim.
Şimdileri tüm adımım o güvercin
beni affetsin diyedir aslında. Onun canından parçayı yok ettiğim için özür
dilemek gibidir. Bir var etme ve var olma azmi bundandır. Üreterek çoğaltmak,
mutluluk ve güzellik saçmak…
Tüm dünyada kitlesel olarak yok
ediliyor hayatlar… İnsanlar yalanla dolanla birbirlerinin hayatını tüketiyor.
Ve bunları söylemek gerek… Bunları söyledikçe fark edilecek. Fark edildikçe
güzelleşecek hayat.
Yazmak, filmler yapmak, müzik
yapmak… Üretmeye devam etmek gerek…
Bendeki bu üretim sevdasının
geçici bir heves olmadığını gösteren çok sayıda not var. Örneğin 9 ya da 10
yaşındayken Şile’deki mahalle oyunlarımız… İki mermer parçasının arasına
kiremit tozu ve tükürük ekleyip (kusura bakma okuyucu ama öyle işte) mermerleri
birbirine sürtmek suretiyle iki mermerde farklı şekiller oluşturmaya çalışmak…
Bu daha ilerleyen yaşlarda denizden beyaz taş toplayıp rengârenk boyama işine,
o da daha sonra kendi ürettiğim tabletlere basit çizimler yapma faaliyetine
dönüşmüştü. En minimal çalışmam ise aslında 11 yaşlarındayken yaptığımdı. PTT’nin
teknik işlerinin yapıldığı binasının bahçesinden görevini bitirmiş makaralardan
renkli telefon kablolarını toplayarak bilezik, yüzük ve kolye üretiminde
kullanmıştım. Oturduğumuz evin yanındaki pansiyonda kalan bütün ablalar
takılarını benden alırdı mesela.
Lise çağlarında ise radyolarda
yer almayacak bir radyo programını kasetlere kaydederek birkaç arkadaşa düzenli
olarak dağıtıyordum. Bugün hala anlatılır o günler.
Bu arada müzikle tanıştım tabi.
Müzik bugünkü işim… Bununla
birlikte yazma, çizme işlerini de yürütmeye gayret edip tüketmek yerine üretmek
sevdasıyla yaşamımı sürdüreceğim. Yemek yapıyor oluşum da üreterek mutlu etme
arzusunun bir ürünü… Bu parmaklar o gün o güvercinin yumurtasını yok edince
vücuduna yayılan acıyla öğrendi belki bunu… Yok etmemek, üretim yapmak, aşk ve
sevgi yaymak… Üretmeye küsmenin bir âlemi yok. Belki o güvercin de çoktan
affetmiştir beni. Kim bilir? Belki de kısa sürede unuttu bu acıyı. Bilemem ki…
Bir biti oluşturan atomla beni
oluşturan atom aynı... Ne diye böbürleneyim ki? Öte yandan bir yıldızı oluşturan
atomla da beni oluşturan atom aynı... Öyleyse niye daha fazlasını istemeyeyim?
Hem hiç hem de çok oluşumuz bundandır. Evet… Ne olursak olalım. Üretimden
vazgeçmek sonsuz bir hiçlik değil midir ki?
30 Temmuz 2013 Salı
Nick Altınıza Zeval Gelmesin!
Teknolojiyle çok geç tanıştığımı
söyleyebilirim. Cep telefonları ilk çıktığında bugünlerde “takoz” olarak
nitelenen cihazlardan ibaretti. Tuşları parmak kası yaptırabilecek türdendi.
Sonra telefonlar küçüldü. Gömlek ceplerine girecek kadar hem de. İşte o zaman
teknolojiyi geriden takip edişimin bir göstergesi olarak başta bahsettiğim
takozlarla iletişim kurma dünyasına adımımı attım. Yanlış yere gönderilen SMS
facialarını saymazsak sorunsuz bir dönemdi.
Bilgisayar da geç girdi odama.
İnternetle tanışmam da çok geç oldu. Sonra sosyal paylaşım sitelerine de hep
mesafeli durdum. O dönemler işim olmaz gibi geliyordu.
Teknolojiyi geriden takip etmiş
oluşum, sanal ortamları da geç tanımama ve onu da geriden takip etmeme neden
oluyordu. Halen de alıştığım ve etkin kullandığım söylenemez Daha pek çok
uygulamayı bilmiyorum.
Ancak daha lisedeyken edindiğim,
gördüğüm her boşluğa yazı yazma arzusu bugünkü sosyal medya ile ilişkimi
oluşturuyor. Lisedeyken özellikle son sınıfta bir alışkanlık haline getirdiğim
bir çalışmam vardı. Sabah okula erken gelip tahtaya çeşitli duvar yazıları ve
ufak mizahi metinler yazmak… Sonra bir de öğleden sonra postası yapardım. Öyle
tuttu ki sabah ilk derse gelen hoca o yazılara bir göz gezdirmeden tahtayı
sildirmezdi.
O dönemde sınıftaki arkadaşlar da
ikiye bölünmüştü. Bu çalışmayı destekleyenler ve desteklemeyenler… Hatta kavga
ettiklerini bile hatırlarım. Desteklemeyenlerin ortaya attığı argüman, tebeşirleri
boşa harcıyor oluşumdu. Okulun malına zarar veriyormuşum. Ama o tebeşirleri ben
satın alıyordum. Okulun tebeşirlerine elimi sürmüyordum. Sonra “toz yutuyoruz”
dediler. Tamam, burada haklıydılar. Ama en garibi şuydu. “Üniversiteye
hazırlanıyoruz. Dikkatimizi dağıtıyorsun, test çözemiyoruz.” İşte bu gereksiz
eleştiri sahipleri sosyal medyanın yükselişte olduğu bu dönemde de varlar.
Dedim ya, her şeyle geç tanıştım.
Bloglarla, sözlüklerle… Geriden gelişimin en büyük göstergesi de “nick
altındaki entry” kavramını yeni öğrenmiş oluşum… Ne kadar önemliymiş bu meğer…
Oraya herhangi bir şey yazılmadıysa yokmuşsunuz gibi… Ancak ben daha liseden
talimliyim. Benim nick altım aslında çeşit çeşit yorumla doludur.
Bir de şu bloglar var. Kendi
bloğumu yıllar önce açmış olmama rağmen son iki haftadır üzerinde eğilmeye
başlamadan önce, yani geçen yıl Radikal Blog ve Milliyet Blog’daki bir blog
açmıştım. Özellikle Radikal Blog’da en çok okunanlar arasına giriverdim.
Popüler bir blog yazarı olmak güzeldi. Ancak güzel olmayan ve kaçınılmaz bir
başka sonuç vardı. Lisede karşılaştığım o gereksiz eleştiriler gibi pek çok
gereksiz eleştiri alıyordum. “Bu yazı zaman kaybı, okuduğuma pişmanım,
yazmayın, bu yazıyı kaldırın” gibi yorumlar, lisedeki “toz yutuyoruz, test
çözemiyoruz, okulun tebeşirlerini harcıyorsun” yorumlardan pek farklı değil.
Öyleyse benim her şeyi geriden takip etmemden daha vahim olan başka bir sorun
var. Geride kalıp bugünde var olmaya çalışmak… Ayrıca madem yazılarım, paylaşımlarım rahatsız edici, okumama ve yok sayma özgürlünü sonuna kadar kullanabileceğin bir ortam burası Artık toz yutmak gibi bir sorun da yok üstelik.
Bugünün sosyal medya sakinlerini
şöyle kategorize edebiliriz. 1.Bir şeyler üretenler, 2.Üretilenleri tüketenler,
3.Yapılanı reddedip saldırarak popüler olmaya çalışanlar, 4. Hiçbir şey
yapmayıp “neden olmuyor” diyenler…
Bütün bunlar internet öncesi
toplumlarda da görülür. İlk sıradakiler ise her ortamda öyle ya da böyle de var
olurlar.
Sözlükte bir nick altı ortamı
olduğunu yeni fark ettiğimi söylemiştim. Orada az yorum gören bir arkadaş da
alay etmiş benle. Radikal Blog’daki popülerliğimi de torpilli oluşuma bağlayan
başka bir adam var mesela. Zaman zaman yazmaya ara vermeme de takmıştı o
arkadaş. Bunu da Radikal’e şantaj olarak yorumlamış.
Görüldüğü gibi bu insanlar hep
var. Olacak. Popülersen de popüler değilsen de uygun bir saldırı metni
düzenlenecek.
Ne olursa olsun, iyi veya kötü
üretmeye devam etmek gerek. Çünkü böylesi bir ortam var olduğu müddetçe
iyi olan ve kötü olan kendini belli edecek, diyorum ve ekliyorum. Bu süreçte
nick altınıza zeval gelmesin.
25 Temmuz 2013 Perşembe
Yanı Başımda Bir Vasfiye Teyze Oturuyor
Bir Vasfiye Teyze gelmiş, oturmuş
yanı başıma. Konuşuyor da konuşuyor. “Ne çektin be?” diyor. “Bir yerlere
geleceğim diye ne didindin?”
İşin aslı o kadar çok şey
çekmedim, ama o dedikçe yıkılıyorum. Siniyorum olduğum yere. Bir ağlama
geliyor. Ağlayamıyorum. Vasfiye işte; yapacak Vasfiyeliğini… Öyle bakıyorum
sonra.
Epey bir süredir yazı yazıyorum.
Ancak son zamanlarda yazmaya pek motivasyonum yok. O yüzden ottan püsürden
konular geliyor aklıma. Hatta “nasılsın vatandaş?” diye sorup çıkabilecek
haldeyim. Yine de yazmasam kendime ağırım işte. Yazsam sana olduğu kadar mı
bilemem. “Yazmasam mı acaba?” diye kendime soralı bir ay kadar oldu sanırım.
Yazacağım dedim sonra. Ama bu soruyu sormama neden olan her neyse motivasyonu
yerlere sermiş. Şu an yazıyorsam yaşıyor olmanın motivasyonundan yiyorum yani.
Diğer ifadeyle harddisc’ten yiyorum. Önceden yazmak yaşıyor olmaya motivasyon
aktarırken, şimdileri bu tam tersine dönüştü. Biriken motivasyonlarımı itinayla
harcama dönemi… Süreç sanırım… Böyle olması gerekiyor belki de.
Her şey dışarı çıkıp sahilde
yürüme kararı aldıktan sonra bundan vazgeçip bir bankta oturmak ve ondan da
sıkılıp bir çay bahçesinde çay içmeye gitmek için ayağa kalkıktan sonra “ne
gerek var? Evde demlerim” diye karar değiştirip eve gelmek gibi… Aslında bütün
bu değişen kararların hepsi yerine geliyor gibi görünse de derin bir
huzursuzluk kendini hep gösteriyor. Vasfiye Teyze de vicdan azabı gibi ne zaman
gelsem işini işleyip bana bakarak klasik motivasyon kırma yöntemlerini
uygulamaya devam ediyor.
Ne ara dadandı bu buraya?
İçimdeki Vasfiye Teyze’yi kim gazladı? “Ben sana yazma demiyorum, yazsan ne
olacak diyorum” diyor şimdi de. Hadi be! Git işine… “Yoook iyi insansındır. Ama
ne çektin be, ne didindin yazacağım, çalacağım diye” Haydaaa. İşte şimdi bir de
müziğe geliyor. Yıllardır müzik yapıyorum yahu. “Aferiiiin.”
İşte Vasfiye Teyze ve bitmeyen
diyaloglarımız bu şekilde uzar, gider. Sonuçta beni yazmamaya ikna edemedi. Ama
ne de olsa burada aynı köşede oturacak. Aynı şeyleri tekrarlayacak.
Benim harddisc sağlam olmasa bir
dakika duramam, neyse ki hala götürecek halde beni. Epeyce bir süre gider
böyle. Ama umarım yeniden yaptığım her şey ondan götürmez de onu besler. Yoksa
ne kadar sürer, hiç bilemiyorum açıkçası.
Haydaaaa! Niye yazdım ki ben
bunlar şimdi? Kendi kendime konuşmak neyime yetmedi? “Ne çektin be okuyucu,
gereksiz sözcüklerimi okuyup anlayacağım diye ne didindin?” Vasfiye Teyze
içimizdeymiş bak, Demek ki hatayı başkasında aramamak lazımmış.
"Senin hangi motivasyonla
yazdığından kime ne yahu?"
Bu kim şimdi?
Etiketler:
blog,
çalmak,
dert,
gülse birsel,
motivasyon,
müzik,
sıkıntı,
vasfiye teyze,
yalan dünya,
yazmak
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

.jpg)
